Türkiye'de "sol" Var mı?
Ben aslında “sol” denen kavramı sevmem. Çünkü dünya da sol ideoloji diye bir inanç biçimi yoktur. Ama Marksist ideolojiyi savunan insanlara nedense “solcu”
demişler ve öyle de günümüze kadar gelmiş. Burada son bulacak mı, asla, dünya var oldukça materyalistlere hep solcu denecek. Bizlerde herhangi bir konuşmada veya yazdığımız yazıda “sol” kavramını kullanmak zorunda kalıyoruz. Genel olarak Marksist ve devrimci düşünce anlayışı olarak tanımlamaya kalksak, bu sefer bazı parti ve örgütlere haksızlık yaparken. Bir takım parti ve örgütlere de gereğinden fazla değer vermiş oluruz. İşte böylesi bir hataya düşmemek için istemeyerek de olsa “sol” kavramını kullanacağım.
Bu yazıda dünyadaki sol partilerin, örgütlerin düşüncelerini ve sorunlarını ele almayacağım. Bizim konumuz Türkiye’de ki, sol partilerin ve örgütlerin “solcu”luğu olacak.
Elbette diyalektik olarak baktığımızda ikisini de birbirinden ayırmak bilimselliğe aykırı gelebilir. Ama ne yazık ki, dünyadaki sol anlayış ile bizim ülkemizdeki sol anlayışın da hiçbir zaman aynı paralelde olmadığı bir gerçekliktir.

Önce Türkiye’de sol kime veya kimlere deniyor. Bunu açıklığa kavuşturmak gerekir. Cumhuriyet kurulduktan sonra adı CHP denen bir parti kuruldu. Ve 12 Eylül 1980 darbesine kadar da sol bir parti olarak tanındı. Amblemindeki altı okun içinde “halkçı” ve “devrimci” tanımlamalarının olması ve 70’ler de kan davası gibi süren devrimci-ülkücü çatışmasından CHP’nin gençlik kollarının da nasibini alması CHP’yi sol parti hatta devrimci bir parti potasının içine soktu.
Oysa başında bulunduğu 70’lerden sonra Karaoğlan lakaplı Ecevit, ne de CHP nin yöneticileri ne sol ne de devrimci insanlardı. Bir burjuva partisi ne zamandan beri sol bir parti oluyordu. Patron ve ağalara hizmet eden iktidara gelmek için onların eteklerini öpen bir parti nasıl olurdu da, işçi sınıfına hizmet edebilirdi.
Ama kendi sınıfının ideolojisini bilince çıkaramayan işçi sınıfı ne yazık ki, hep bu tür partilerin peşinden gittiler. Bunun sonucu değil midir ki, bugün açlığa mahküm olan işçilere “yağma yok ben ne kadar maaş verirsem onu alacaksın, çalıştığın fabrikayı emperyalistlere satacağım ve seni onlara kiralayacağım, o ne derse onu yapacaksın” demeleri.
Ama miting meydanlarında da, işçinin, memurun, emeklinin, köylünün kısacası tüm emekçi yoksulların sorunlarına çözüm getireceğim diye oy isterler. Ve en adaletli, en demokrat, en eşitlikçi, partinin kendilerinin olduğunu söylemekten de geri kalmazlar.
Bir de bunların, 12 Eylül’den darbesinin getirmiş olduğu anti-demokratik yaklaşımlarından dolayı, birkaç yıllarını cezaevinde geçiren kişiler vardır.
Geçmişte yaptıkları bazı çalışmalarının kaymağını yemek için, kendilerine devrimci ve sosyalist etiketlerini yapıştırıp ÖDP, EMEP, TKP (şu anda aklıma gelmeyen daha bir sürü parti var) gibi bir takım partiler kurarak, Türkiye soluna yeni bir soluk getirmeye çalıştılar. Bu partilerin kurucuları arasında belki geçmişlerinde devrimciliğin ve sosyalistliğin kıyısından geçmiş olanlar vardır. Ama ne yazık ki kurdukları partilerin ne programları ne tüzükleri, ne de Türkiye’ye bakış açıları ve sorunlarına getireceği çözümleri hiç de devrimci ve sosyalist düşünceler değildi. Bunu zaten şimdi çok net olarak görebiliyoruz. Beraber kurdukları partilerde kaşını ve gözünü sevmediği insanlara geçmiş de ki hizip faaliyetlerinden kurtulamadıkları için en ufak bir takım görüş ayrılıklarında (bunlar çoğunlukta siyasi değildir) hemen yanına birkaç kişi alıp başka bir parti kurma yollarına girdiler. Kurdukları yasal partileri 80 den önce ki, sol franksiyonlarına benzettikleri için o anlayışla yönetmeye çalıştılar. 80’ler den önce Türkiye’de sol franksiyon enflasyonu vardı, şimdi de kendilerine sol partiyim diyen yasal sol parti enflasyonu oluşmaya başladı.
80 den önce de marksizmi revize ederek savunan veya marksizmi kendi çıkarları doğrultusunda oportonüstce savunan insanlardan da yeni bir şeyler beklemek büyük bir hata olurdu, bekleyenlerde o hatanın içinde halen debelenip duruyorlar.
Bunlara sol diyemeyeceksek peki, kimlere sol diyeceğiz.
Marksist-Leninist ve Maoist anlayışını gerçek anlamda yorumlayan ve siyasetinden tutunda yaşamını Marksist ideolojiye göre biçimlendiren insanları, partileri ve örgütleri sol diye tanımlayabiliriz. Ama bu anlayıştaki partilerinde bizim gibi ülkelerde kurulmasına izin verilmediği için bu tür örgütlenmeler şimdiye kadar hep illegal örgütlenmeler olarak kalmıştır. Türkiye’nin bu siyasi konjöktöründe ve demokrasi anlayışı doğrultusunda bundan sonra da illegal yapılanmalar olarak kalacaktır.
Şimdi burada bir takım örgütlerin isimlerini yazarak onların neleri savunduklarını anlatmak yanlış anlamalara neden olabilir, o örgütlerin propagandası yapılıyor diye rahatsız olanlar çıkabilir onun için ayrıntıya girmek istemiyorum.
Ama şunu en azından belirtmek gerekiyor, Eğer CHP, İP, TKP, ÖDP, EMEP gibi partilerin programlarına, tüzüklerine ve Türkiye siyasi yapısına bakış açılarına bakılıp veya bakılmayıp onlara “sol” etiketi yapıştırırsak.
O zaman İbrahim Kaypakkaya, Mahir Çayan ve onlarla mücadele edip yaşamlarını veren insanları hangi tanımlama içine koyacağız.


İşçi sınıfına göz kırpıp, arkalarını dönüp patron, ağa ve komprador burjuvazi ile “al takke ver külah” anlaşmaları yapan partiler ile artık sol parti ve örgütlerini birbirinden ayrıştırmak gerekiyor.
Kendi sınıfının ideolojisini de bilince çıkaramayan işçi sınıfı da artık, kendilerine dışarıdan bir bilinç verilmesini beklememeli ve gerçek sendikal örgütlenmelerle örgütlenip mücadelesini verirken aynı zamanda da bilinçlenip, şimdiye kadar vermiş olduğu ekonomik mücadeleyi bir kenara bırakarak artık siyasi mücadele vermesi gerektiğini anlamalıdır. Ekonomik mücadeleyi bir kenara bırak derken, bu alanda hiç çalışmalar yapılmayacak diye bir anlam çıkarılmasın, bütünün içinden bir parçayı ayırıp atarsan yapacağın siyasi mücadelede başarıya ulaşamaz. Demek istediğim siyasi mücadelenin önderliğinde ekonomik ve demokratik mücadeleyi beraber vereceksin. Belirleyici olan siyasi mücadeledir.
Siyasi mücadele, ekonomik ve demokratik mücadeleyi içinde barındırır. Ama ekonomik mücadeleyi birinci planda tutup esas mücadele biçimini tali duruma getirdiği sürece olduğun yerde sayacaksındır.
Saymakla kalmayıp sarı sendikaların, peşinden giderek her gelen hükümetle çıkarları doğrultusunda anlaşmalar yapan sendika ağaları yaratmaya devam edeceksin.
Türkiye’de ki solun sorunları açık bir şekilde tartışmak isteniyorsa, suileti “sol” ama kendisi burjuva partisi olan partilerden kurtulması gerekiyor.
Yoksul emekçi halktan oy isteyip, milletvekili olarak parlamentoya giren ve git gide halka yabancılaşan “sol” partiler, kendilerine ne kadar “solcu”yum dese de özünde burjuva partisidir. Bir burjuva partisi de, işçi sınıfının temsilcisi olamayacağına göre. Türkiye’de bu anlamda “sol” parti yoktur. Bu yüzden de “sol”un düşünsel bir sorunu da yoktur.
İllegal parti ve örgütlenmelerin “sol” anlayışın da sorunlar yok mu? Elbette var. Ama o sorunlar da burada tartışmaya açılamaz sanırım.
- Işık's blog
- 1142 okunma
- Yaziyi paylaş
e-maille paylaşmalıyım bunu!



Kemal Kılıçdaroğlu;
.
“Sol yok, sağımız güçlü bu yüzden sağa doğru gidiyoruz. Çünkü oy alacağız, kimden alacağız? Sol sokağı göremedi. Oturduk sıcak evlerimizde gazete okuduk. Ankara’da sosyolojik uçurumlar var. ‘Ankara’nın öbür tarafına gidelim’ dedik mi? Onlar bunu yapıyor, biz yapmıyoruz. Rahata alıştık, tatillere gidiyoruz”
.
Sendikalara, sendika ağaları egemen
.
Türkiye’de sol sorunu var. Sol halktan ve sendikalardan koptu.”
.
Kemal Kılıçdaroğlu bunları söyledikten sonra Türkiye’de tek sol pati CHP dir diyor ama siz buna gülüp geçebilirsiniz.