kocayurek günlüğü

"Ende tura güzellik..."

Çocukken bizim mahalle kızlarının oynadığı saçma sapan bir oyun vardı “ende tura güzellik” diye…

"Tüm Hastalıkların Zihinsel Nedenleri"

 

Siz farkediyormusunuz bilmiyorum da, son zamanlarda ülkemizde siyasi alanda yaşananlar, bizi doğru düşünce kalıplarından uzaklaştırıp, bambaşka düşünce kalıpları içine sokuyor...

 

Toplum olarak sürekli gergin, mutsuz, huzursuz ve öfkeli olup çıktık... Hiçbir şeye tahammül gösteremeyen bireyler haline geldik... Artık hiç kimse ne birbiriyle empati kuruyor, ne de birbirlerine sempati ile bakıyor...

 

Ayrışma ve ayrıştırılma, ötekileştirilme, "siz"den "biz"den oluşturulması var...

 

Sürekli düşünce kalıplarımızla oynanmasına, değiştirilmesi için çaba sarfedilmesine anlam veremez hale geldik... Doğru düşünce kalıplarından uzaklaşıp, yerine bambaşka şeyler koyduğumuzda da ne akıl sağlığımız yerinde kalabiliyor, ne de bedensel sağlığımız...

 

İşte bu yüzden uzun zamandır sahip olduğum bir başucu kitabından bahsetmek istiyordum size.

 

Bugüneymiş kısmet...

 

Bu kitapta "Tüm Hastalıkların Zihinsel Nedenleri" ile birlikte hem iyileşmemizi sağlayacak hem de olumlu düşünce modellerini nasıl yaşama geçirebileceğimizin yolları anlatılıyor.

 

"Fish"leme and "Deşifre"leme

 

Efendim, sometimes hem bulunduğum ortamdan biraz kaçmak, hem ülke gündeminden biraz uzaklaşmak ve hem de bu vesile ile temiz bir Bosphorus havası almak için Bosphorus'un sonlarına doğru Vosvosumla travel'a çıkarım...

 

O travel'ım sırasında önünden geçtiğim "Fish" restoranlarından havaya yayılan misler gibi barbecue grill kokuları içimi sarmalar, "hadi artık gelmeyecek misin, beni yiyip bitirmeyecek misin?" diyen fish'ler de gözümün önünden birer birer süzülerek go, went, gone misali gelip geçip giderler...

 

Bu düşünceler ağzımın suyunu akıtır, bir an önce Rumelikavağı'na varayım da, Fish'leme yapmaya başlayayım diye gaz pedalıma hafifçe dokunurum...

 

And then Rumelikavağı'ndayımdır artık. Kavağın en beautiful manzaralı restoranında başlarım o az önce yolda hayalini kurduğum "Fish"leri stomach'ımla bütünleştirmeye...

 

Haa bu arada "Fish"imin yanında da one couple Turkish rakım, cold ice gibi bir bardak suyum ve bir baş onion'um da mutlaka olmalı ama...

 

Dostlar ve yandaşlar...

 

Yazıma konu olan kişiler; Muz Cumhuriyeti'nde değil, odundan kağıt, kağıttan odun çıkartılan Odun Cumhuriyeti'nde yaşamaktadırlar...

 

Pahalıya malolan yandaşlardan kaçınmak gerekir, yoksa kuyruğu uzatayım derken kanatları kısaltılmış olur insanın.

 

Bence pahalıya malolanlar, yalnız keseye dokunanlar değil, olur olmaz istekleriyle durmadan kafa şişirenler, sizi usandıranlardır da...

 

Adamlarınız çoğunlukla, gözetilmek, gereğinde salık verilmek, haksızlıklardan korunmak ötesinde şeyler istememeli sizden. Bir bölünme adına sizden yana çıkanlar ise çekilir türden değildir, çünkü bunlar sizin ardınıza sizi sevdikleri için değil de başka birine kızdıkları için takılmışlardır...

 

Gemisine bindikleri kişinin borusunu çalan pohpohçular da hiç çekilmez, çünkü bunlar saklı gizli tanımadıkları için işi altüst eder, tuttukları kimsenin övgüsünü yaparken onurunu zedeler, ona karşı çekememezlik uyandırırlar.

 

Blog dünyası üzerine ...

 

İnsanoğlunun çevresinde ilk gördüğü şeyleri resmetmeye başlayıp bunları gelecek nesillere aktarma isteği hiç bitmedi, hiç de bitmeyecek...

 

 

Tarih öncesi devirlerden, günümüze gelene dek insanoğlu çeşitli araçlarla birbirleriyle iletişim yollarını aradı ve buldu da...

 

Günümüzde ise internet kullanan bireylerin bir bloga sahip olması ve günlük yaşantısıyla birlikte düşüncelerini bir bloga taşımasıyla dünya koca bir blog köyüne çevirilmiş durumda...

 

Fiziksel olarak bir araya gelme imkanı olmayan yüzlerce birey, ırk, din, dil ayrımı gözetmeden, sadece ortak paydalarda buluşarak, birbirleriyle etkileşim içine bu sayede giriyor...

 

 

Sahi öteden beri de istenilen, arzu edilen bir şey miydi bu?..

 

Twitter ve Google Buzz

 

Elbette sizlere bu saatten sonra twitter dersi verecek değilim.
Ama bu twitter konusunu merak edenler için bir link vereyim.

Orada detaylı açıklamalar var zaten...

 

http://shiftdelete.net/twitter-nedir-ne-ise-yarar-nasil-kullanilir-10080.html

 

Veya Google'dan twitter hakkında yüzlerce açıklamalı site bulabilirsiniz...

 

Bu arada Türkiye Twitter adlı bir site var...

 

http://www.twitterturkiye.com

 

Bu sitenin en önemli başlıkları:

 

- Haberler
- Turkiye top 40
- Turkiye Firmaları
- Turk Ünlüler
- Global top 40
- Global firmalar
- Yabancı Ünlüler

 

Buradan istediğiniz kişiyi, twitter'a üye olduktan sonra siz de takip edebiliyorsunuz...

 

Ayrıca http://www.twittertakip.com adlı kendinizi ekleme de yapabileceğiniz bir site daha var...

 

Et fiyatları neden arttı?..

Et fiyatlarının son zamanlarda yüzde yüzlere varan artışının sebeplerini araştırmacı gazeteciliğimi kullanarak buldum sonunda...

 

Önüme çıkan herkese aynı soruyu sorunca enteresan cevaplar aldım... 
Böylece halkın "et fiyatları neden artıyor?" düşüncesi de ortaya çıkmış oldu...

 

Kamuoyuna ilgiyle ve de bilgiyle duyurulur...

 

- İnek nerde? 
- Dağa kaçtı
- Niye?
- Bilmem...

 

- İnek nerde?
- Kocaya kaçtı...
- Kocası nerde?
- Kasapta et oldu...

 

- İnek nerde?
- İçime kaçtı

 

- İnek nerde ?
- Dağa kaçtı..
- Dağ nerde?
- İneğe kaçtı...

 

- Sivrisinek nerde? 
- İnek olacak o.
- Hayır, o şerefsiz soktu, kaçtı

 

- İnek nerde? 
- Dağa kaçtı
- Dağ nerde?
- Bak, şimdi şu ilerdeki tabelayı görüyorsun ya, ordan sola dönüyorsun...

 

- İnek yeydee? 
- Yerde..
- Ben de onu diyorum yeydee?
- Abi yerde işte..
(Bu diyalogda bir yerde hata var ama anlayamadım gitti.. Anlayan varsa bir adım ileri gelsin...)

 

Önyargı üzerine ...

Kelime anlamıyla önyargı; Bir kimseyle ya da şeyle ilgili olarak, belirli bir olaya, duruma ya da görmeye dayanan, önceden edinilmiş olumlu ya da olumsuz kanıya varmak demektir...

 

Toplumbilimsel anlamda önyargı ise; Bir bireyde, öteki bireylere ya da toplumsal kümelere karşı sevgi ya da düşmanlık duygusu uyanmasına yol açan, koşullanmış bir duygusal tutumu yansıtan sığ inanç diyebiliriz...

 

Ruhbilimsel anlamda önyargı ise; Kişinin, herhangi bir konuda, yeterli kanıta dayanmayan, karşıtı kanıtlansa bile değiştirilemeyen olumlu ya da olumsuz yargısı demektir...

 

Bu üç farklı tanımı şöyle harmanlayıp yoğurup kısaca önyargı üzerine şunu diyebilir miyiz acaba?..

 

Önyargı; İçinde yaşadığımız toplumdaki bir çok sorunun ana nedeni, bireylerin yeterli bilgiye sahip olmadan olayları yorumlamasıdır..

 

Çevremizi olup olmadık yerde hep yargılarız. Bilip bilmeden hep laf üretip dururuz...

 

Hayatımız "olsaydım"larla doludur. Ama insanlar yapılması gerekeni layıkı ile yapmazlar.

 

Bulunduğu konumda ve mevkide yapmamız gerekenleri yapmayız.

 

Spoiler, spoil, spoiled ...

 

- Şu filmi izledin mi?
- Hayır, izlemedim...
- İyi ki izlemedin, beş para etmez valla. Zaten filmin başında şöyle şöyle oluyor, sonunda da böyle böyle oluyor...
- Hadi ya...

 

- Şu kitabı okudun mu?
- Hayır okumadım...
- İyi ki okumadın... On para etmez valla. Zaten yazar kitabın ortalarına doğru şöyle şöyle yazmış, sonunu da böyle böyle bağlamış...
- Hadi ya...

 

- Duydun mu?
- Neyi?
- Hani canım, o var ya o. O şunu şunu söylemiş, bunu bunu söylemiş. Sonunda da şöyle şöyle olmuş...
- İyi de daha ben onunla konuşmadım ki? Bir de onun ağzından dinleseydim...
- Senin konuşmana ve dinlemene gerek yok. Ben sana anlatarım...
- Şey... Bir de ondan duysaydım bu olup biteni...
- Gerek yok dedim ya...
- İyi anlat bakalım...
- Vıdı, vıdı, vıdı... Bla, bla, bla...
- Hadi ya...

 

"Kendimi arıyorum, zihnim hep meşgul çalıyor..."

 

Sinop'lu Diogenes olsaydım eğer, yine sokaklarda elimde fener ile dolaşır durur; niye böyle yaptığımı soranlara da:

 

"- Adam arıyorum, adam!.. Adam gibi adam!.." diye yanıt verirdim kuşkusuz...

 

Ancak ben Diogenes değilim ki...

 

Onun yaşadığı çağda da değilim...

 

Peki bu çağda "adam gibi adam" bulabilmek mümkün müdür?

 

Bu zor sorunun yanıtını bulamıyorum, siz biliyorsanız söyleyin!.. Bilmiyorsanız sonsuza kadar susun!..

 

İşte bu yüzden uzun süredir "adam" aramayı bıraktım... "En iyisi kendini arayıp bulmak" deyip, kendimi aramaya başladım ...

 

Evet evet, kendimi aramaya başladım...

 

"Hangi devirde bu mümkün olmuş ki bu devirde de mümkün olsun?" diyenlere inat bu arayışımı hâlâ sürdürüyorum...

 

Şu an için mümkün gibi görünmese de, elbette vardır kolay bir çıkış yolu kendini bulmanın...

 

Çünkü düşünüyor, kendimi sorguluyorum...

 

Dün biz de destek grevindeydik!..

 

Dün evin kuyruklu oğlusu Şanslı'yla birlikte Tekel işçilerine hem destek grevindeydik hem de bir günlük açlık grevindeydik...

 

Evde hiçbir iş yapmadık!.. Elimizi hiçbir işe sürmedik…

Tüm gün, TV karşısında oturup destek eylemimizi bu şekilde sürdürdük...

 

Tabii bu açlık grevimize en fazla sevinen "Bugün ne yemek pişireceğim, neyle doyuracağım ben bu tosuncuklarımı" diyen eşim oldu...

 

Daha sonra o da bize destek verdi ve böylece ailecek eylemimizi sürdürmeye devam ettik...

 

Yalnız şu açlık işinden fotoğrafta da gördüğünüz gibi Şanslı biraz memnun görünmedi... Onun eylemi kısa sürdü...

 

Varsın kısa sürsün ne çıkar? Sonuçta o da Tekel işçi ağabeylerinin ve ablalarının haklı eylemine destek verdi ya... O da bize yeter...

 

TV’lerin haber kanallarında tüm gün boyu seyrettiğimiz işçilerin eylem görüntüleri, bizi ziyadesiyle sevindirdi…

 

"Ne olursan ol, gel sendikalı ol..."

 

Geçenlerde CNN Türk'te bir haber izledim... Haberde sanatçı Halil Ergün ve Senaryo Yazarı Meral Okay diyordu ki: “Doğulu ol, batılı ol.. Anadolu'dan ol, Trakya'dan ol... Solda ol, sağda ol... Evli, bekar, genç, yaşlı ol... Kadın ol, erkek ol... Ne olursan ol, sendikalı ol... Çünkü sendika hakkındır!”

 

Gerçekten de anlamlı bir kampanyaya imza atmışlar bu tanınmış yüzler... Onları can-ı gönülden kutluyorum...

 

12 Eylül 1980 sonrası, o vefakar ve çileli işçilerimiz, sendikasızlaştırıla sendikasızlaştırıla bugünlere kadar geldiler... Ne hakları kaldı, ne hukukları, ne de kendilerini savunacakları birileri...

 

Daha önceleri böyle miydi? Değildi elbet... Sendikalar, bizzat işçiler tarafından kurulmuş örgütlerdi. İşçiler haklarını sendikalarıyla alır, işverenlerle toplu sözleşmeyi sendikaları eliyle yaparlardı... Çalışanların işverenle ilişkilerinde tek başlarına çözemeyecekleri, bazen dile getirmeye bile çekinecekleri sorunlarını sendika, onlar adına, onlarla birlikte görüşür, çözüme kavuştururdu.

 

Yazıyor, yazıyor... Güncem, ülkemin makus tarihini yazıyor...

 

Yazıyor, yazıyor... Güncem, ülkemin makus tarihini yazıyor...

 

Kendi yaşamınızla ilgili bir günün güncesini yazmaya kalktığınızda, sabah güne uyandığınız andan itibaren gece yatağa girene dek yaşadığınız her olayı betimleyerek kaleme alırsınız...

 

Kendinize özgü cümlecikler kurar, yanına parantezler içinde küçük küçük notlar alırsınız... Bu küçük notlar daha ileriki yaşamınızda o anki düşüncelerinizin açılımı olurken, yaşadığınız ana da katkısı olur... Sonuçta bu sizin güncenizdir, size aittir ve size özeldir...

 

Peki bir günün toplumsal ve siyasal güncesini yazmak nasıl bir şeydir?.. 
İşte bunu takip etmek büyük bir zaman, sabır ve inceleme ister...

 

Çünki toplumsal ve siyasal olaylar o kadar hızlı gelişir, o kadar çeşitlilik gösterir ki, her an her yerde olamayacağınız için çoğu şeyi gözden kaçırmış, atlamış ve atlatılmış olabilme yanında sadece şahit olduklarınızla günü kapatmak zorunda kalabilme şansınız yüksek olacağından, o zaman, sizi besleyecek görsel ve yazılı medya araçlarını kullanarak eksiklerinizi tamamlama yoluna gidersiniz...

 

Peki o zaman ne olur?

 

Twitter & Catwitter

 

Ne zaman tivıtır başına geçsem, evin kuyruklu oğlusu Şanslı yanıma geliyor, "Ben de izleyebilir miyim seni babişko" diyordu...

 

İlk önceleri pek anlam veremiyordum tabii ki bu düşüncelerine... Yanımdan ayrılmak istememesinin sebebini, benimle birlikte olmak istemesine bağlıyordum...

 

Sonra sonra durumu çaktım elbette...

 

Evdeki aile sohbet ortamlarında tivitırı hane halkına anlatırken, "kuş", "cıvıltı", "cıvıldamak" gibi şeyler anlatılırken, meğersem benim anlattıklarıma "kulak kabartan" evin kuyruklu oğlusu, işi çakozlamış...

 

Hani işin içinde "kuş" ve "cik cik cik" öğeleri olduğundan, "Şunları bir izleyeyim, belki komşuda pişer, bana da düşer" diye düşünmeye başlamış...

 

Başlamış için için beni izlemeye... Hatta işi iyice abartıp, ekran karşısında da beklemeye bu yüzden başlamış...

 

İşi kısa zamanda çözdüm tabii ki...

 

Ama gel gelelim bunu evin kuyrulu oğlusu Şanslı'ya anlatamadım...

 

Abdi İpekçi Anısı'na ...


 

Gazeteci ve yazar Abdi İpekçi 9 ağustos 1929'da İstanbul'da doğdu. 1948'de Galatasaray Lisesi'ni bitirdi.

Bir süre İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne devam etti. 1943-48 arasında 'Kırmızı-Beyaz' ve 'Şut' spor dergilerinde yazıları yayımlandı.

'Yeni Sabah' ve 'Yeni İstanbul' gazetelerinde muhabir olarak çalıştı. 1951'de 'İstanbul Ekspres' gazetesinde yazı işleri müdürlüğü yaptı. 1954'te genel yayın müdürü olarak göreve başladığı Milliyet gazetesinde 1959'da başyazar oldu.

Yazılarında demokratik hak ve özgürlüklerin savunuculuğunu yaptı. Tarafsız gazetecilik ve habercilik ilkesi ile basında saygın bir yer edindi. 1959'da Türkiye Gazeteciler Sendikası başkanlığı, 1960'ta Basın Şeref Divanı sekreterliği yaptı.

Twitter Gazino'sunda #sanalfasil

 

Herkes işten çıkmış, sıcak evine gelmiş, bilgisayar karşısında PTT (pijama, terlik, twitter) vaziyette...

 

Rakı ve içecekler, soğuk mezeler, salatalar, ara sıcaklar, balık ızgaralar ve kebaplar, tatlılar daha önceden hazırlanmış...

 

Çilingir sofrası ortaya kurulmuş... Tabii ki bu sofra mekânsız ve yanlız çekilmez...

 

Sıra gelmiş mekâna... Mekan ise hemen hazırlanmış... Beyaz soğuk beyaz cam ardı "Twitter Gazinosu'nda #sanalfasil"a böyle başlanmış...

 

Efendim kimler yokmuş ki orada... "Her telden ve her dem"den insanlar varmış...
Onlarcası ve hatta yüzlercesi başlamışlar birbirlerini en güzel müzik ve meze eşliğinde ağırlamaya...

 

Bir muhabbet ki sorma gitsin... Alınan hafif alkolun tesiriyle başlamışlar cıvıl cıvıl cıvıldamaya...

 

Kimi Heybeli'de mehtaba çıkmış, kimi Aşiyan Yolları'ndan sana seslensem duyarmısın demiş, kimi Çamlıca yolunda aşığım yanımda ne yaparsam yaparım ona orada muhabbetine dalmış...

 

Kimi akşam oldu hüzünlendim ben yineyi mırıldanmış, kimi her yer karanlık ulan kim söndürdü bu ışıkları Makber mi acaba demiş...

 

Twitter, sansürlenebilir mi?

 

Tivitır tamamen sansürsüz bir mikro blog sitesi olma özelliğini ve popülerliğini tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de sürdürüyor...

 

Tivitır'ın özel yaşamın mahremiyetine bu kadar sınırsızca dalıp girmesinden sonra Türkiye'de sansürlenmesi şimdilik pek mümkün görünmese de, günün birinde tıpkı feysbuk kullanıcılarının başına gelenler gibi şeyler tivitır kullanıcılarının da başına geldiğinde sansürlenme yoluna gidilir mi, gidilmez mi işte orasını bilemem...

 

Bu "sansürleme" işinin garantisi yok çünki... Günün birinde ekranlarımızda "Bu siteye erişim mahkeme kararı ile engellenmiştir" yazısı görürsek hiç şaşmayalım...

 

Çünkü, daha şimdiden kamuoyunda popülerliği ile tanınan birçok sanatçı, gazeteci ve diğer ünlüler, adlarına açılan tivitır üyeliklerinde "ortaya karışık" yazılanlar yüzünden seslerini çıkartmaya başladılar bile... Bunu gazete köşelerindeki yazılarında ve TV ekranlarında "Ben feysbuk kullanmıyorum, tivitır ise hiç mi hiç kullanmıyorum" diyenlerin sayısı giderek artıyor haklı olarak...

 

Prof. Dr. Muammer Aksoy anısına...

 

 

 

 

 

 

"Ateşli bir hatip, inanmış bir laik ve kararlı bir Atatürkçü..."

 

Prof. Dr. Muammer Aksoy'un 1950'li yıllardan bu yana taşıdığı kimliği ve kişiliğini yakından tanıyanların, onu tanımlarken kullandığı üç sıfat bu.

 

"Belki bir sabah geleceksin ..."

 

İşte o her zaman gittiğimiz hayal kahvesindeki köşe masamızdasın ...
İlişiveriyorum sessizce yanına ve uzatıveriyorum ellerimi sonsuzluğun ötesinden sana...
Gözlerim ise gözlerinde hâlâ...

 

Oysa, bir tebessümün bile yeterdi beni benden almaya...

 

Senden son ayrılışımı düşünüyorum da; Bir sonbahar akşamıydı... 
Sararan söğüt dalları arasında vedalaşmıştık...

"Unut beni" demişti titreyen dudakların...
Oysa ben biliyordum senin unutulmaz olduğunu...
Camın ötesinden esen sonbahar rüzgarı saçlarını havalandırırken; "Git artık" diye haykırıyordun...
İşte o an gözlerine dikkatlice baktım... "Ağlıyordun"...

 

Senden sonra;

 

Sevdiğim dalgalara düşman oldum, denizin meltemine kin bağladım... Her bir vapurun acı düdükleri öttüğünde, sessizce oturup ben de ağladım...

 

Yeminler ve verilen sözler hep boşmuş... Ayrılmak yalan değilmiş, bunu geç de olsa anladım... Yine de seni ve sevdamızı unutmadım...

 

"Ebe ebe, sobe sobe, poke poke..."

40 küsur yıl öncesindeki çocukluğumu hatırlıyorum da, ne güzel oyunlarımız vardı bizim sokaklarda oynadığımız...

 

O günler aklıma geldikçe, acısıyla tatlısıyla güzel bir çocukluk dönemi geçirdiğimi düşünüyorum, şimdiki zamane çocuklarına bakarak...

 

Ebelemecilik, saklambaç vs.. vs.. vs...'si biz çocukların en vazgeçilmez oyunlarındandı...

 

Birbirimize dokunup "ebe ebe" deyip kovaladığımız zamanları, saklambaç oynayıp dakikalarca ortaya çıkmayışlarımızı, ortaya çıktığımız zamanlarda da gizlice gidip gözünü yuman arkadaşın yumduğu duvarı "sobe sobe" diye "sobe"lediğimiz zamanlar ne güzel zamanlardı...

 

Kızlı-erkekli sokak oyunlarımıza "ebelemecilik"le başlardık... Eli bir diğerinin eline veya bedeninin bir yerine değsin diye herkes birbirini kovalardı... Tabii ki kızlar kızları, erkekler de gözüne kestirdikleri kızları kovalarlardı, "ebe, ebe" diye...

 

Eyvah!.. Postacı geliyor...

60'lı yılların ortalarında ilkokula giderken bize ilk öğretilen şarkı "Daha dün annemizin kollarında yaşarken"di... Onu iyice öğrendikten sonra da, bizlere öğretilen diğer şarkı ise "Postacı"ydı... Şimdi hâlâ öyle mi bilmem...

 

"Postacı"yı da bilmeyeniniz yoktur herhalde...

 

Bak postacı geliyor selam veriyor 
Herkes ona bakıyor, merak ediyor. .

 

Çok teşekkür ederim postacı sana, 
Çok sevinçli haberler getirdin bana.

 

Bugün artık bu kadar, darılmayınız, 
Yarın yine gelirim hoşça kalınız

 

Haydi git, güle güle, uğurlar olsun,
Ellerin dert görmesin, kısmetle dolsun.

 

O yaşlarda bu şarkıyı öğrenen biz veletler, daha sokağın ucundan postacıyı görür görmez, hemen koro halinde "Postacı" şarkısını söylemeye başlardık... Postacımız da güler yüzle bizi selamlardı... Hepimizin adlarını, soyadlarını, evlerimizin adresini ezbere bilirdi...

 

"Tivittırt-tırt-mayın beni!.. Tutun!.."

 

Tivitır çıktı çıkalı, aklımızın ucu şeyimizin tivitırında...

 

En hakiki Tivitırcı'dan

 

- Uyandım
- Gerindim
- Kalkamıyorum, uyku tatlı geliyor
- Kalktım, gözlerim kapalı
- Esniyorum hâlâ
- Tuvalete gidiyorum
- Tuvaletteyim, mıçıyorum
- Tuvaletten çıktım, ellerimi yıkadım
- Çay suyunu koydum, burdayım
- Çayı demleyip geliyorum
- Çay demlendi, kahvaltı masasını hazırlıcam
- Kahvaltı edip, bilgisayar karşısına gelicem
- Az önce çay döküldü masaya
- Peynir de kalmamış
- TV'yi açtım
- Haberler mombok
- Mehmet Amca evleniyor, Zuhal Topal, topallamıyor, ama memeleri hopluyor!..
- Vs. hayatlardayım, filanla yattayım...
- Feşmekan'la Fişmekan, dışmekanda fışfış kayıkçının küreği...

 

Kon, kon, kon Ergenekon sanıklarının, mahkeme tivitır kayıtlarından...

 

"Tıkır tıkır, şıkır şıkır, fokur fokur, kütür kütür" ...

 

Birkaç zamandır TV’lerin reklam kuşaklarında Türkiye’nin en önde gelen holding patronlarını görmeye başladık…

 

"Makine Tanıtım Grubu” tarafından hazırlanan reklam filminde rol alan patronlar, “Dünyada rekabetin gittikçe zorlaştığını, artık her yerde teknolojinin ve tasarımın konuşulduğunu, hızınızla, fiyatınızla ve kalitenizle hep daha iyi olmak zorunda olduğunuzu, bu yüzden de sistemin tıkır tıkır çalışması gerektiğini” söyleyip duruyorlar… Ve bu reklam “Sanayinin devleri, Türkiye’nin makinelerine güveniyor” mesajıyla sona eriyor…

 

Tamam reklamın iyisi de kötüsü de olmaz da… 
Sizce de bu ülkede tuhaf giden şeyler yok mu?
Yoksa herkes bambaşka “dejavu”lar içinde “ikileme”ler mi yapıyor?

 

Makine üreticileri üretiyor “harıl harıl”,
Makineleri çalışıyor “tıkır tıkır”

 

Eyvah!.. "Delirten Bankamatikler", "Multimatik"e dönüşüyor

 

"Delirten bankamatik"lerin yerine yepyeni bir teknoloji daha geliyormuş... Adı Multimatik ...

 

Hadi şimdiden hayırlısı mı diyeyim mi, yoksa demeyeyim mi bilemiyorum...

 

Multimatik adlı bu yeni nesil ATM para çekme makinelerinde bulunacak Türk Telekom Noktası sayesinde, müşteriler buradan internete girip, SMS de atabileceklermiş. Ayrıca bir de telefonla görüşme imkanı sunacakmış bu ATM'ler... Ve yine ayrıca 100'e yakın işlem yapabilecekmiş...

 

Eyvah yandık ki yandık… Desenize uzun kuyruklara ve kavgalara şimdiden hazırlanalım…

 

Tabii tüm özelliklerine kullanmaya başlayıp, bunun yarar mı, ya da yarardan çok zarar mı getireceğini hep birlikte zamanla öğreneceğiz...

 

Türkiye'de ilk ATM kullanımı 25 Aralık 1987 tarihinde İş Bankası tarafından Ankara Yenişehir Şubesi'nde başlamış, günümüze gelene kadar da hemen hemen her yerde ve her bankada kullanıma açılmıştır.

 

Lustral(izm) ve Lustral(ist'lik) ...

 

"İzm" meraklısı bir toplumuzdur vesselam...

 

Peki ne demektir "İzm"?

 

"İzm" demek, "ideoloji" demektir.

"İdeoloji" de, dünyayı ve toplumu anlamaya yönelik tutarlı bir inanç ve düşünce sistemi demektir.

 

Hep büyüklerimiz bize öğütlerler ya; "İzm'lere bağlı olmayın". "İzm'ler kötüdür" diye. Boşverin onları...

 

Biliyorum şimdi ben "İzm" deyince hepinizin aklına şu ideolojiler geldi değil mi?

"Marksizm, Leninizm, Maoizm, Komünizm, Sosyalizm"...

 

Yok, yok... Size anlatacağım "Lustral(izm)" böyle bir şey değil... Bu bambaşka bir "izm"...

 

"Kötü" bir yanı falan yok, öyle dünyayı ve toplumu anlamaya yönelik tutarlı bir inanç ve düşünce sistemi de değil, insana tamamen "huzur veren", "sakinlik veren" ve "öfke duygularından uzak tutan" bir "ideoloji" sisteminden bahsediyorum sizlere...

“Salvia Divinorum” içmiş gibiyiz hepimiz…

 

 

Şimdi bu da nerden çıktı, Salvia Divinorum da ne diyeceksiniz… Hemen anlatayım…

 

Efendim Salvia Divinorum bitkisi 'Nane' cinsi bir bitki. Doğal olarak sadece Meksika'da Mazatek yerli bölgesinde yetişiyormuş.

 

Sierra Mazateca dağlarında salvia'ya 'maria pastora' yani 'çoban maria' deniyormuş.

 

Kutsal' ve 'çok güçlü' olan bu bitki, zaman zaman korkutucu zihinsel değişmelere neden oluyormuş. Halisünasyonlar, 'beden dışı' deneyimler gibi. Geçici hafıza kaybına yol açabiliyormuş. Kullanıcılar arasında Tanrı ile konuştuğunu söyleyenler varmış. Şamanlar bitkiyi yanıkların ve yaraların tedavisinde kullanıyormuş.

 

"I don't need sex..."

"I don't need sex..."
Neden mi? Nedeni çok basit...
Bir öpülmedik "kulağımızın arkası kaldı" da artık, ondan...

yaban: Neden agır açıyor bu site bilen vamı
ugur erhan: site ağır ağebey sınıfına girdi ya belki de ondandır ağır açılması))))
masterverita: test
ugur erhan: masterverita sanırım bir test çözeceğiz ama testi sorularını vermemişsin))))))
ugur erhan: bu arada eski yazılanlar sıcaktan buharlaşıp uçtular mı?
NautilusPro: bEN DAHA FAZLA TEST İSTEMİYORUM
NautilusPro: büyük olmuş kusura bakmayın )
Kerim baydak: bu ne ya bazı yazılar ekleniyor bazıları eklenmiyor
masterverita: hangi yazilar buradan bildiirn, herkes tatil havasinda gozden kacan olabilir
ugur erhan: bu aralar biraz işim var site ile pek ilgilenemiyorum.
ugur erhan: Bende farkındayım anasayfaya alınmayan bazı yazılar var.
ugur erhan: Ben sadece kendi yazımı anasayfaya alıyorum, belki diğer arkadaşlara haksızlık oluyor ama
ugur erhan: şimdiye kadar yaptığım çalışmanın bir kıyağı olsun bu bana)))))))
Kircicegi: yine gec kaldim
ugur erhan: neye geç kaldın kırçiçeği
Kircicegi: yazi düzenlemeye:9
ugur erhan: aman boş ver zaten yazı gelmiyor ve gelenlerlede kimse ilgilenmiyor site kendi kendine yuvarlanıyor gidiyor işte
Kircicegi: ben yazmak istiyorum ama Tezimi hazirliyorum 5 haftam kaldi ancak biter
Kircicegi: bittince bol bol yazarim
Kircicegi: yine reklam da yaparim
ugur erhan: kolay gelsin umarım tez konusunda başaraılı olursun
ugur erhan: bir tezim bile olmadı)))))))
Kircicegi: insallah olursam uluslar arasi egitmenim
Kircicegi: tüm dünya da yardim kuruluslari arasinda
Kircicegi: söz sahibyim o zaman cünki diplomayi berlin verecek
ugur erhan: tezin geçerse bunu ıslatırız artık
ugur erhan: bir kova su ile))))))
Kircicegi: benim tez aralikda belli olur canin sagolsun ne istersen
Kircicegi: ben icmem icki ama sana ismarlarim
Kircicegi: niyetli degiliz galiba
ugur erhan: canım bende her zaman içeceğim diye bir şey yok.
ugur erhan: yok ben oruç tutmuyorum
Kircicegi: ben tuttuyorum
ugur erhan: ne güzel inançlarını yaşayacaksın
Kircicegi: olsun söyle bir sarköy sarapina hayir demezsin herhalde
ugur erhan: oooffffffff ne biçin gider hem de
Kircicegi: tamam bitsin tezim söz özelden adres bildirirsin getririm
Kircicegi: ya da gönderirim
ugur erhan: şarabın yanında et yerler genelde ama ben et yemeyenlerdenim
ugur erhan: vejeteryan değilim ama
Kircicegi: sende ne yemek istersen onu yersin sorun degil ki
ugur erhan: sen geç de onların hepsi hal olur
Kircicegi: neyse benim cikmam lazim treni kacircam yoksa tekrar
Kircicegi: görüsmek dilegi ile
Kircicegi: kendine iyi bak
ugur erhan: ok
ugur erhan: hoşçajakl
ugur erhan: ama yazdım iyimi?
Kircicegi: sende
Kircicegi: olsun ben anladim
ugur erhan: ok
AYKIZ: aaaaaaaaay.nihayet gelebildim....
AYKIZ: kırçiçeği-Uğur Erhan , Serdar Bey, Suat bey..merhaba...
AYKIZ: yönetime bi mesaj atmıştım-dikkate almayınız..buldum nihayet şifremi-geldim işte.)
AYKIZ: sağım şimdilik-hele şu referandum "hayırlı"sıyla bitsin de daha sık gelmeye çalışacağım...
AYKIZ: sadece seçim hazırlıkları yüzünden yine yoğunum-ve bağımsız yargı yoktu ya hepten yokolacak kaygısından uykula
AYKIZ: rım gitti yine-dönem dönem uykusuz kalırım da-bu aralar daha fazla oldu işte..hayır çıksın-azıcık kendime ve sitelerime zaman
AYKIZ: ayırabileyim...evette daha da farklı sorunlar olacak-onlarla uğraşmalıyım o zaman...beni unutmayanlara sevgi ve selamlar.
ZuhalVoigt: Merhaba Aykız, son zamanlarda ben de pek yoktum, yaz dolayısile
ZuhalVoigt: Sizi gördüğüme sevindim. İşlerinizin yoğunluğu azaldığında daha sık görüşmek ümidiyle.
AYKIZ: merhaba Zuhal hanım , ne güzel..tam kapatacaktım-bir de fotoğraflayayım dedim sayfamı
AYKIZ: ben de çok sevindim sizi görünce...sevgilerimle..umarım her şey yoluna girer-çok çıktı çok...hayırlısı )
AYKIZ: size ve tüm dostlara sevgi ve selamlarımla.
ZuhalVoigt: "Hayır" lısı)) Benden de çok sevgi ve selamlar
AYKIZ: )) iyi geceler dileğimle.hoş ve sağlıkla kalın emi.
ZuhalVoigt: İyi geceler. Siz de aynen..Görüşmek üzere..
AYKIZ: Serdar bey teşekkürler..anımsayabilmiş ve düzeltmiştim girip.) sağolun..
Kircicegi: merhaba aykiz aramiza ne güzel bir dönüs bu
Kircicegi: sevindim valla
yaban: abooo sevinenler bir arada bende sevindim ))
AYKIZ: Kırçiçeği sağol..ooooy.Yaban da sevindi..sağol yaban.teşekkürler.
yaban: selam dostlarımı yakaladım ne?
yaban: kır çiçegi selam nasılsın uzun zamandan beri
Kircicegi: valla dostunu bilmemde yaban iyiyim arkkadasim
Kircicegi: dogru uzun zamandir görüsemiyoruz cünki senin
Kircicegi: özel mesajlara verecek vaktin yok sanirim
Kircicegi: ama iyiyim belirli bir süre daha böyle sürecek haril haril tezimi
Kircicegi: hazirliyorum
Kircicegi: Sevgiyle
yaban: hadi bakalım çok çalış kırçiçegi