Gece yarısı fantazisi
Aradan çok zaman geçse de bazı şeyler unutulmaz. Askerlik anıları, evlilik yıldönümleri, ilk çocuğu bekleyen babanın doğum sancıları, ilk öpücük, ….

Anıları unutulmayan yapan şey; önemi ve değerinden çok o zamana kadar olmamış, yaşanmamış ve benzersizliğinin verdiği heyecan ve tedirginliğin beyin katmanlarında fosilleşmiş etkisidir. Artık o anı beyninizden silemezsiniz.
Beyinde yer eden bir diğer önemli etki türü de pişmanlıklardır. Pişmanlıklar, pişman olunan durumun kaybettirdiklerinin büyüklüğü ile orantılı fosilleşmeye sebep olur.
* * *
20’li yaşlarımın başlarında benim de beynimde böyle bir fosil oluştu.
Üniversite fotoğraf eğitimi aldığımız kalabalık olmayan, ama öğrencilerini çok marjinal kişiliklerden oluşturan bir sınıfımız vardı. İTÜ’nün bütün fakültelerinden birer ikişer kişi bir araya gelmiştik. Fotoğraf bölümü seçenler arasında, kendi bölümleri ile tatmin olmayan, daha çok sanata ilgi duyan (yada duyması gerektiğini düşünen) lar bulunuyordu.
Öğrencilerin çoğu, zaten okul ortamına ihtiyaç duymadan iş yaşamının içerisine girmiş girişimci karakterlerdi. Bir çoğu; TV ve radyolarda sunuculuk, defilelerde mankenlik, büyük şirketlerde halkla ilişkiler ve tanıtım gibi departmanlarda yöneticilik yapıyordu.
Tabi ki; öğrencilerin hepsi sosyal işlerde de değildi.
Birkaç tanesi de teknik alanda önemli işlerde görev yapıyordu.
Ama aralarında bazıları gerçekten herkesin dikkatini çekiyordu.
Mankenlerin bile kıskanarak baktığı, hocaların konuşurken ses tonlarını değiştirdiği, okula girişinden itibaren sınıflarda, koridorlarda, kantinde ve bahçenin orta yerinde kurulu kafesine kadar bulunduğu her noktada varlığını hissettiren tek öğrenci oydu.
Öğrencilerin hiç biri yakınlaşmaya cesaret edemiyordu. Aptalca bir korku mu, yoksa sihir mi bilmiyorum. Ama ne ise işte! Bir şey vardı.
Zamanımın büyük bir bölümünü kütüphanede geçiriyordum. Kendi kütüphanem de o yıllarda oluşmaya başladı. Kütüphaneyi sahiplenmiştim desem yeridir. Kütüphaneyi tamamen bana emanet etmişlerdi. Pek fazla kantin - kafe gibi ortamlara takılmıyordum. O sebeple öğrenciler ile fazla karşılaşma şansım da olmuyordu. Öğrenciler arasında kütüphanenin yolunu bilen birkaç kişiden biriydi.
Ara sıra yanıma gelip benden ders notlarını istemesi dışında konuşmamız da olmuyordu. Bir defasında da fotoğraf ödevi için bir türbede çalışma yapmıştık.
* * *
Yılbaşında ne yapacağımızı planlarken çok aykırı etkinlikler teklif edenlerden tutun da aktivite seçenekleri ‘hiçbiri’ seçeneğine kadar değişiyordu. Sonunda bir fanteziye karar verdik.
İlk okulda (bizim zamanımızda) öğrencilerin adları bir torbaya atılır, sonra her öğrenci bir kağıt çeker, çekilişte kime çıktıysa bir hediye alırdı.
Hediye fantezisini yıllar sonra tekrar yaşamaya karar verdik.
İsimlerimizi yazıp bir kutuya attık. Her öğrenci kendisine bir tane kağıt seçti. Kimseye söylemedik. Kağıtları alan kantine koşup öğlen yemeğinden dönenler kantini işgal etmeden masa kapma derdine düştüler.
Hediyelerimizi verme zamanı geldiğinde lokalde küçük bir parti düzenledik. Hepimiz hazırdık.
Bazıları o töreni çok önemsemiş, fazlasıyla giyimine özenmişti. Okulun en dikkat çeken kızı, bu özelliğini yine korumuş, sanki bir balo davetlisi gibi hazırlanmıştı. Kapıdan içeriye girdiğinde, bütün gözler protokol takip eder gibi onun üzerine toplandı. O da bunun farkındaydı. İçeri girdi. En önde sayılmayacak bir yerlere oturdu. Oturduğu yerde davetlileri süzüyordu. Birini arar gibiydi.
Yeni yıla bir saatten az kalmıştı.
Gece yarısına yaklaştığımızda saatler 11’li dakikaları gösteriyordu. Teker, teker isimlerimiz okunuyor, okunan kişi sahneye geliyor. Seyircilerin arasında, elinde hediye ile bekleyen arkadaşı sahneye çıkıp hediyesini veriyordu…
Sıra bana geldiğinde sahneye çıktım. Dekan yardımcısı, ikionluk boyu ile mikrofona eğilip:
- “Hanimiş Murat’ımın kitabı.” Dediğinde çok utandım. Bütün seyirciler gülmeye başladı. Arkadaşlarımdan birkaç tanesi hariç hepsi katıya, katıya gülüyordu. Bir dakika bile geçmedi. Ama bana hediye verecek olan kişinin kim olduğu hala belli değildi. Her tarafı bir sessizlik sardı. Gözler hapishane projektörü gibi bir oyana bir buyana gidip geliyordu.
O anda oturduğu masadan kalkıp bana doğru yürüdüğünü hatırlıyorum. Üç basamağı tırmanıp sahneye geldi. Elinde kırmızı kurdeleli folyo kaplı bir paket vardı. Kitap olma ihtimalini düşününce kendimi dalga geçiliyormuş gibi hissettim. Bana doğru eğilerek, o zamana kadar takındığı bütün ciddiyetin ve soğuk kanlılığın dışına çıkarak:
- “Buna bayılacaksın!” Dedi. Ben utanmıştım. O da utanmış olmalı ki hiç vakit kaybetmeden benimle birlikte sahneden indi. Bir süre sonra ortadan kaybolduğunu hatırlıyorum. Parti tüm gece sürdü. Orada hediyesini açmayan bir tek ben vardım. (Buna eminim.) Kör sabahın içinde kızgın, kırgın, bezgin ve biraz da sinirli bir halde kaldığım yurda gittim.
Üzerimdekiler ile yatıp uyudum.
Sabah, öğlen, ikindi ve ben ancak akşama doğru yataktan kalktım. Hediye paketi yerde duruyordu.
Paketi alıp açtığımda kitap olmadığını fark ettim. Tahtadan kitap şeklinde bir kütüydü. Düğüm olmuş kurdeleyi çözdüm.
İçerisinde küçük bir kağıt.
Üzerinde:
“Nasıl girersek öyle devam eder. …”
Haa! Unutmadan, bir de tanga vardı!
* * *
Ben, pek pişmanlık hissetmem.
İşte o gün hediyeyi açmayışım, bunlardan biridir.
Hep sevgi ile kalın.
Murat SEVGİ
- mental's blog
- 88 okunma
- Yaziyi paylaş


İyide benim anlamadığım şey bir kadın bir erkeğe neden tanga hediye eder.
Tamam olay fantaziden kaynaklanıyor, ama garip bir fantazi gibi geldi bana.:)))))))
Ve bu olaya rektörde müdahil olmuş. Yok yok bu fantazi biraz fazla olmuş. Hatta kimse koparmadığı için meyve gibi yere düşmüş ve çürümüş.))))))
Yeni yorum gönder