FİLİKİ ETERYA VE PKK
1800 yılında Fransa ve Rusya; Osmanlıyı kendi aralarında anlaşarak teoride paylaşmıştı. Ruslar; Doğuyu alırken, Fransızlar; Akdeniz ve Mısır'a sahip olacaktı. Bu anlaşmada Napolyon ile Çar I. Pol'ün anlaşamadığı tek yer vardı; İstanbul. Her iki ülke de İstanbul'u ve Boğazları birbirine kaptırmak istemiyordu.
Osmanlının; Fransa ve Rusya'nın yakınlaşmasından, hatta topraklarının nasıl paylaşıldığından haberi vardı. Rusya'nın istediği; Afganistan, İran, Hindistan; İngiliz egemenliğindeydi. Aynı zamanda, Fransa'nın; Akdeniz ve Mısır hayaline İngiltere'nin; -çıkarları doğrultusunda- izin vermesinin mümkün olmayacağını düşünen Osmanlı; İngiliz yanlısı politika izlemeye karar verdi.
Gene aynı dönemde; Napolyon'un tüm Avrupa'yı tehdit etmesi karşısında, bu ülkeler ancak; birlik olup Fransa'nın ilerlemesini durdurabilmişti. II. Mahmut ülkesinin toprak bütünlüğünü korumak ve İngilizlere şirin görünmek için; 1800 yılında başlayıp 1815 yılında biten bu savaşta yer aldı. Fransa'nın ilerlemesini durdurmak için 1814 yılında Viyana'da; bugün "Avrupa Birliği" olarak andığımız "Avrupa Devletler Konseyi"nin temelleri atıldı.
Ancak; tehdidin ortadan kalkmasından sonra o günkü adıyla Avrupa Devletler Konseyine; Fransa bile dahil edilirken, Osmanlı kabul edilmedi.
Aynı yıllarda Konsey üyesi ülkeler; Osmanlının Yunanistan'a bağımsızlık tanıması gerektiği yönünde yayınlar yapmaya başlamış, diğer yandan da ayrılıkçı Yunan "Filiki Eterya" örgütünün Rusya önderliğinde kurulmasına destek vermişlerdir.
Osmanlı; bu örgütün ayaklanmasına ve İmparatorluktan ayrılmasına, İngiltere'nin her platformda sarf ettiği "Osmanlının toprak bütünlüğünden yana oldukları" beyanına güvenerek izin vermeyeceğini düşünüyordu.
Ancak 2000'e yakın Müslüman'ın Yunan ayrılıkçıları tarafından katledilmesine İngiltere; "Ayaklanmanın ardında Rusya'nın olduğunu biliyoruz. Rusların; Yunanlıları kullanıp Akdeniz'e inme hedefinden de haberdarız. Yunanistan; siz isteseniz de istemeseniz de bağımsızlığını kazanacaktır. Biz İngilizler; bu ayaklanmayı bastırıp, Yunanlıların düşmanlığını kazanmaktansa; onlara destek olup, Rus güdümünden çıkararak, bizim etkimize girmelerini sağlayacağız. Siz de Yunanistan'ın bağımsızlığını tanıyın ve bize destek verin ki Rusya; Osmanlı topraklarında daha çok yayılmasın" diyerek Yunanistan'a kendi çıkarları doğrultusunda destek vermiştir.
Osmanlı ilk etapta bu teklifi kabul etmedi. Bunun yerine Mora Yarımadasında çıkan ayaklanmayı Mısır destekli donanmasını göndererek bastırdı. Mora'nın tekrar Osmanlı hakimiyetine kavuşması; tüm Avrupa devletleri için sorun olmuştu. Dostumuz ve müttefikimiz olduğuna inandığımız ve tüm dış politikamızı ona göre belirlediğimiz İngiltere; -ayaklanmayı bastırdığı için- Osmanlıya ültimatom verdi. Osmanlının ültimatoma rağmen Mora'dan çekilmemesi üzerine; Rus, Fransız ve İngiliz savaş gemileri, Osmanlı donanmasına baskın düzenleyip; Navarin Limanında 6000 askerimizi şehit etti. Bu yenilgiden sonra Osmanlı ve Mısır askerleri Mora Yarımadasını terk etmek zorunda kaldı.
İngiltere'nin Osmanlıyı arkasından vurmasına rağmen II. Mahmut; İngiliz güdümlü dış politikadan vazgeçmemiş; 1839 yılında Balta Limanı Sözleşmesini imzalayarak, gümrük egemenliğini İngiltere'ye teslim etmiştir.
1800'lü yıllarda Osmanlı İmparatorluğunun yaşadığı bu olayın günümüz Türkiye'sinde başrol oyuncularının; PKK, Rusya, Avrupa Birliği ve Amerika olduğunu sanırım anlamışsınızdır.
1945'li yıllarda başlayan soğuk savaş döneminde; Rusya'nın Boğazlar ve sıcak denizlere inme politikasından çekinen, kominizmin ülkemizi de etkisi altına alacağı korkusu yaşayan Türkiye; Osmanlı'nın, 1800'lerde İngiltere himayesine sığındığı gibi; Amerika'nın hegomanyasında bir dış politika izlemeye başladı. Osmanlı döneminde İngiltere; içimize, "Ruslar topraklarınız üzerinde daha fazla yayılır" korkusu salmıştı. Soğuk Savaş dönemindeyse Amerika; "Ruslar sizin komşunuz, bu dönemde bizim yanımızda olmazsanız topraklarınızın bütünlüğünü kaybedebilirsiniz" korkusu işlemiştir.
O dönemde; Napolyon'un ilerlemesini durdurmak için yüzlerce şehit vermesine karşın Osmanlı; Avrupa Devletler Konseyine dahil edilmemiştir. Bugün de; Sovyetlere karşı Avrupa ülkelerinin ve Amerika'nın güvenliğini sağlamak maksadıyla kurulan NATO bünyesinde gene yüzlerce şehit vermemize karşın, Avrupa Birliğine kabul edilmemekteyiz.
Avrupa Birliğinin üyeliğimize hiçbir dönem sıcak bakmadığını bildiğimiz halde; Osmanlı'nın Balta Limanı Sözleşmesi gibi, Türkiye'de; Gümrük Birliği Sözleşmesine imza atmıştır.
Rusya'nın önderliğinde ve o dönemin tüm güçlü devletlerinin desteğiyle; Yunanistan'ın Osmanlıdan ayrılmasına neden olan ve 2000 Müslüman'ı katleden Filiki Eterya örgütü günümüzde karşımıza PKK olarak çıkmaktadır. Filiki Eterya örgütü gibi PKK'da; kuruluş dönemlerinde özellikle Rusya ve Fransa'dan destek görmüştür. Tıpkı II. Mahmut'un bu konuda İngiltere'den yardım istemesi gibi Türkiye'de Avrupa Birliğinden yıllarca PKK'ya destek olmamaları konusunda destek istemiştir. O dönem İngiltere; Osmanlı üzerindeki düşüncelerini, sekteye uğratabilecek Rusya'ya karşı, nasıl Yunanistan'ı desteklemişse; bu gün de Amerika; Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde başlangıçta destek vermediği; ayrılıkçı Kürt örgütü PKK'yı kanatları altına almıştır.
II. Mahmut'tan sonra tahta geçen Abdülmecit'te babası gibi; İngiltere yanlısı dış politikaya devam etmiş, İngiltere'nin kanatları altında Avrupa Devletler Konseyine kabul edilmek için 1839 yılında Avrupa ülkelerinin dayatmasıyla; Tazminat Fermanını ilan etmiştir. Bugün de hükümetler uyum yasası ya da reformlar adı altında Avrupa Birliğine girmek için kendilerine dayatılan tüm konularda milli çıkarlarımızın zedelenmesini dahi göze alarak çalışmalar yürütmektedir.
Yunanistan; gerek Rusların gerekse İngilizlerin desteği ile, Osmanlı İmparatorluğundan ayrılan ve bağımsızlığını ilan eden ilk ülke olmuştur. Balkanlarda Yunanistan'la başlayan çözülme; Sırplar ve Bulgarlarla devam etmiş, ardından da koca İmparatorluk dağılmıştır. Bugün Kürtlere özerklik verilmesi, hatta 81 il; 81 eyalet söylemlerinin bizi; Osmanlı İmparatorluğunun sonundan farklı bir yere götürmeyeceği; gördüğünüz gibi tarih tarafından kanıtlanmıştır. Biz ise hala -dost ve müttekif- Amerikan yanlısı dış politikamızı devam ettirmekte; Avrupa Birliğinin demokrasi maskesi altında, tamamen ayrılıkçı unsurlara getirdiği özerkliklere sonunu düşünmeden onay vermekteyiz.
- ŞEBNEM ÖZBEK's blog
- 173 okunma
- Yaziyi paylaş


Hanımefendiciğim "tarih kanıtlamaz", tarih olsa olsa geleceği yönlendirmek için fikir verir. Bir tarih dilimindeki nesnel ve öznel koşulların, bilmem kaç yıl sonra "aynı şekilde biçimlendiğini" ileri sürmek "bilimsel" bir tutum olmasa gerek. ABD'nin adını çok rahatça ifade etmekten kaçınmadığınız "terör örgütünü" desteklediğini söylerseniz, bölgeyi ve bölgedeki gelişmeleri yakından izlemediğiniz fikrini oluşturur. Zira, ABD, Kuzey Irak'ta "istikrarlı bir Kürt bölgesi" oluşturmak istiyor ve adını verdiğiniz terör örgütü, bu istikrar için "tehdit kabul ediliyor". Terör örgütü liderinin ABD tarafından "paketlenerek" teslim edilmesinin nedeni budur. Aslına bakarsanız, Türkiye'nin eline mükemmel bir koz verilmiştir ancak Türkiye her nedense bu kozu kullanamamıştır... diye düşünüyorum.
Osmanlı'nın parçalanmasını ise giderek abuklaşan resmi tarihimize göre okursak herhalde iyice içinden çıkılmaz hale getireceğiz işi. Türk ulusalcılığı, ancak ve ancak Osmanlı "ümmet anlayışı" parçalandığı ölçüde ortaya çıkabilme gücünü ve zeminini bulabilmiştir. Yani bir yandan Osmanlı "parçalandı" diye ah vah edip, ondan sonra Türk ulusalcılığı söylemini kullanmak tuhaftır. Türk ulusalcılığının ortaya çıkması ve güçlenmesi en az Yunan ulusalcılığı kadar Osmanlı'nın parçalanmasına hizmet etmiştir. Osmanlı "ümmeti" bir bütün olarak o dönemin "küresel trendine" uygun biçimde "ulusal kimliklerinin" farkına varmaya başlamıştır. Yoksa Osmanlı'nın Türk diye bir kimliği ve derdi yoktur. Hatta Türk, Osmanlı'da "aşağının aşağısı" bir etnik grup olarak görülür. Ziya Gökalp'ten Atatürk'e bütün bir zincir, Türk kimliğini "oluşturmak" amacıyla var güçleriyle çalışmışlardır. Hal böyleyken, sadece "yunan ya da ermeni ayrılıkçılığını" (!) tarihsel bir nefret unsuru olarak kullanmak tuhaftır. Osmanlı "ümmetçiliği" tarihsel olarak miadını doldurmuş, küresel olarak ulusalcılık rüzgarları esmiştir o dönem. Tam da bu noktada Yunan ya da Ermeni "ayrılıkçılığı" her ne ise, Türk "ayrılıkçılığı" da benzer biçimde ele alınmalıdır. Buradaki tek fark, belki Yunanlıların daha önce, Türklerin ise daha sonra "aymış" olmasıdır ki, "entelektüel açıdan gelişmiş" Yunan toplumu karşısında Osmanlı tarafından geri bıraktırılmış Türk etnisitesinin geriden gelmesi doğal olsa gerektir. Unutmamak gerekir ki Osmanlı "parçalandığında" ve hele ki "hilafetten vazgeçildiğinde", ayrılan her unsurun "Osmanlı mirası" üzerinde hak iddia etme hakkı vardır. Osmanlı geçmişiyle sert biçimde kopuşmayı tercih eden Türkiye Cumhuriyeti, aslında bu hakkı diğer "parçalara" vermiş sayılmalıdır...
yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşcesine
Yeni yorum gönder