EJDERİN KAPANINA SIĞAMAYANLAR…
Geçtiğimiz haftalarda gösterime giren Ejder Kapanı adlı filmi sadece izleyecek daha iyi bir film olmadığı için gidip izledim. Filmden beklentim çok da yüksek değildi, zira Türkiye’de bir seri katilin ortaya çıkışını konu edinmesi bakımından özgün sayılamayacak bir hikâyesi vardı. Yine de bu bildik konunun işlenişi bakımından farklılık yaratabilirdi belki. Ancak belirtmem gerekir ki film o kadar tanıdık geldi ki! Her bir sahne sanki Amerikan filmlerinden/dizilerinden apartılmıştı.
Filmden ilk çıktığımızda annemin yorumu “Dexter'a mı özenmişler” oldu. Sonra bu tespite filme ilişkin başka yorumlarda da rastladım. Bu televizyon dizisini eğer sadece suçluları öldüren bir seri katilin hikâyesi olarak tanımlarsak filmle ilk bakışta böyle bir özdeşim kurulabilir. Ancak Dexter'ın dikkatli izleyicileri bilir ki Dexter’da “adaletten” ziyade “insan doğasına” ilişkin bir tartışma yürütülür. Bu diziyle illa özdeşim kurulacaksa bu karakter Dexter’dan ziyade “seri katillik kariyerinin” başlamasıyla bitmesi bir olan üçüncü sezondaki savcı olabilir sanki. Gerçi o karakterin varlığıyla da öldürmenin insana verdiği “güç” sorgulanıyordu o ayrı.
Bu noktada yukarıda da belirttiğim gibi Ejder Kapanı’nda “adalete” açık bir şekilde gönderme yapılıyor. Diğer deyişle seri katillerin aslında “bir şeyler söyleme” derdi olduğu klişesinden yola çıkarsak bu filmde de katil “adalete” bir şey söylemeye çalışıyordu ve filmin bütününde cinayetler ekseninde devletin yerine adaleti sağlamaya çalışıyordu. Daha filmin başlarında, kız kardeşine tecavüz eden kişinin afla çıktığını öğrenen ve buna tepkisini “devlet benim” diyerek ortaya koyan Ensar’ın ağzından bu açık ediliyor. Ancak diğer seri katil filmlerinden farklı olarak burada polis tarafından hiç yakalanmamış ve ceza almamış suçlulardan ziyade hapse girmiş ama “afla” dışarı çıkmış kişiler hedef alınıyor. Yani “adaletin” hiç tecelli etmediği bir durumda değil, devletin bu suçluları “affettiği” bir ortamda peyda oluyor bu seri katil. Bu da şu soruları gündeme getiriyor, adalet sadece yargı organlarıyla mı vuku bulabilir? Genel anlamıyla bireyler arasındaki ilişkiyi belirlemede hukukun yeri nedir? Hukuk ikame edilebilir mi? Bu yönüyle filmde elbette yargının dışında adaleti sağlama hususu olumlanıyor değil, ama bitime doğru “Türkiye seninle gurur duyuyor” sözünün yankılanması bu konuda zeminin kaygan olduğuna dair bir fikir beyanı sayılabilir belki!
Bizzat katile yöneltilen “şimdi kimin ruhu huzurlu” sorusunun ardından camide bitiyor film. Gerçekten kim huzurlu?
Ancak bana göre filmi özgün kılan Türkiye’de henüz yeteri kadar tartışılmamış genel anlamıyla cinsel suçları, özelde ise pedofiliyi konu edinmesiydi. Gayet iyi bilinir ki Türkiye’de tecavüze uğrayan kadınlar çoğunlukla “namus” kavramı etrafında “kirli” olarak lanse edilip “namusu temizlemek” adına erkeklerce öldürülür veyahut da intihara sürüklenir. Öte yandan kendilerinden “utanan” kadınlar mütecavizleri bazen afişe edemiyor bile. Ve erkek/kız çocuk mağdurlarla ortaya çıkan pedofili meselesi ise henüz yakın bir dönemde gündeme taşındı. Ailenin içinin ne kadar “temiz” olduğu ise şüphe götürüyor. Bu hususu konu alarak film aslında ciddi bir işe kalkışıyor.
Peki, böylesi bir meselenin altından kalkabiliyorlar mı? Bu bağlamda sürenin verimli kullanıldığını söylemek güç... Birbirine benzeyen sahneler ana ekseni oluşturuyor ve bu sahnelerden geriye asıl hikâyeye yer kalmıyor. Film arada güzel sahnelerle/repliklerle "kotarılmaya" çalışılmış ve aslında bu sahnelerdeki naiflik ve biraz komedi unsuru benim açımdan en akılda kalan kısımlardı. Ancak bunlar filmin gelişimi içinde çok kopuk duruyor. Dolayısıyla senaryo çok savruk kalmış ve bu da alt metni zayıflatarak filmi ana hikâyesini belli etmekle etmemek arasında kararsız bırakmış. Yani her şeyi göstermeyerek ve ara ara dokundurmalarla üzerinden geçerek gizem yaratalım derken film olayların arka planında asıl anlatmak istediğini anlatamıyor. Tabi izleyici mantık hataları da dâhil bunu anlıyor o ayrı. :)
Yani aceleye getirilmiş bir hal, bir “bitmemişlik” var filmde. Bu nedenle şahsen keşke senaryo biraz demlenmeye bırakılsaydı, o zaman "pedofili" gibi bir konuyu henüz tartıştığımız bir dönemde çok daha güzel bir film olurdu diye düşündüm. Ama bu meselenin o kadar da etraflıca düşünülmediğini, Türkiye’de bir aksiyon filmi çekiyoruz buna çarpıcı bir alt metin yerleştirelim söyleminden hareket ettiklerini varsaymak mümkün. Öyle olmasa cinsel suçları konu eden bir filmde gündelik dilde kadın bedenine yönelik küfür, tehdit, espri malzemesi böylesine rahatça kullanılmazdı, ya da kullanılmamalıydı. Belki de özellikle böyle tercih edilmişti kim bilir? Özellikle yapılmışsa dahi eleştiri -varsa eğer- bunu zayıflatmıştı bana göre.
Oyunculuklara gelirsek… Tabi filmi izleyenler afiş hilesini hemen anlayacaktır. :) Bu şu anlama geliyor, adam akıllı Uğur Yücel (Çerkes Abbas), Kenan İmirzalıoğlu (Akrep Celal) ve Berrak Tüzünağaç (Ezo) filmde görünüyorlar. Diğerleri, hatta Ensar karakteri bile filmin bütününde kendine yer bulamıyorlar, hikâyeleri öyle kendi halinde duruyor. Filmin asıl merkezinde Uğur Yücel yer alıyor aslında ve bu film boyunca Celal nerelerde sorusunu sordurtuyor. Aslında sürpriz olmayan sonu bile onun yokluğunu kurtarmaya yetmiyor. Yücel aslında içinde tam da rahat edemediği bir karaktere soyunuyor ki yüksek perdeden konuşurken edindiği o ses tonunu unutuyor bazen. Yine de başarılı olduğunu söylemek mümkün, bence “zorlama” bir “karizmatik bilge” karakteri yaratılmaya çalışılmasaydı çok daha başarılı olurdu. Ayrıca Kenan İmirzalıoğlu farklı karakterleri nasıl oynar bilemem ama filmde oyunculuğuyla göz dolduruyor. Bir görünüp bir kaybolan bütün oyuncular keza öyle…
Sonuç olarak film iyi demlenmemiş ama yine de içilebilir durumda olan çay gibi bir tat bırakıyor insanın ağzında.
- Seçil Aslan's blog
- 127 okunma
- Yaziyi paylaş


Yeni yorum gönder