"Yedinci Ağıt" Üzerine: Okuyucunun Anlam Düzlemi
“Okumak, görmek gibidir: görmeyi ve okumayı öğrendiğimiz gibi görür ve okuruz, zorlayıcı biçimde, bilinmeyeni önceden bilinene götürerek. Yani onu yok ederek. Sonuç sıfır. Sanırım bu yüzden, birçok insan imgeleri ve mecazları sever: sürpriz etkisi geçtiğinde, aykırılığın arkasında olanın, aslında tanıdık oluşunu fark etmekte güven verici bir şey vardır. İleti çözülür, ayaklar yere, sıfır noktasına. Burada, başka türlü yaklaşmak gerekir. Sorun, yazılmış olanın arkasında ne olduğunu sormak değil, yazılmış olanı okumaktır. Bunu yapmayı öğrenmediğimiz için de, bu zordur."
Yukarıdaki paragraf Emmanuel Hocguard’ın Yedinci Ağıt Okumak adlı eserinden… (Bu yazının devamında koyulaştırdığım bölümler yine aynı eserden.)
Okumayı öğrendiğimiz gibi okuruz ve mesele yazılmış olanı okumaktır, diyor ya yazar öğrendiğimiz şeklin ötesine geçmek ne de zordur! Geçen gün Ekşi Sözlükte “alt metin aramazsam ölürüm” şeklinde bir başlığa rastladım. Başlığı okurken eğlenmekle beraber bu dertten muzdarip olduğumu fark ettim. Bu iyi bir şey mi, kötü mü bilinmez ama metnin altı üstü derken zihin kurcalanıp duruyor. Belki de bu nedenle o “basit” anlamıyla gerçeği kavrayamıyoruz emin değilim. Ya da “gerçeği” o “anda” yakalayabiliyoruz. Bundan bu zamana getirdiğimiz okuma/düşünce biçimi o “anlara” ulaşabilmenin tek yolu… Öte yandan başkalıklar başka anlara doğru yoluyor.
Hocguard’ın “ağıtındaki” bu bölümü okurken aklıma Walter Benjamin geldi. Benjamin'e göre historizm tarihin çeşitli anları arasında bir nedensellik ilişkisi kurmakla yetinir. Olayları olduğu gibi gösterme çabasından hareketle lineer ilerleyen bir zaman anlayışı içinde değişimi hikâyelendirmeye, geçmiş oluşturmaya ve bunu bugünle ilişkilendirmeye çalışır. Oysa bir olgu sonradan yaşanan olaylar aracılığıyla tarihsellik kazanır. Bu nedenle tarihçi olayları boncuk gibi dizmekten vazgeçmelidir. Esasında tarih, tehlike anında bugünden geriye dönük hatırlamalardır ve içinde bulunduğumuz an tarafından koşullanmıştır. Dolayısıyla tarihe kesitler halinde bakmak lazım. Kurulan "bugün" kavramı kesitlerin serbest zamansal uzamını içerir, diğer deyişle serbest zaman bugüne taşınır ve bin yıllar bir ana sıkışır. Geçmiş ve bugün bu hatırlamalar yoluyla tarihçi tarafından aynı anda üretilirken zaman hep "şimdi"dir.
Melih Cevdet de benzer bir temayı şiir için kullanıyor:
"Melih Cevdet Anday'a soruyorlar, şiir ne işe yarar? 'Başlangıçta hiç...' diyor, 'Başlangıçta şiir hiçbir işe yaramaz, ama aklımızda dizeler kalır ve zaman içinde günün birinde, o dize hayatın içindeki bir şeyi bize açıklar.' Yaşam boyu biriktirdiğimiz deneyimin imgeleri aklımızda kalıyor ve bu, yaşamın içinde herhangi bir yapıya uyuyor; bir binaya, bir duruma uyuyor, bir ortama uyuyor, kentsel mekâna uyuyor ve o zaman kaplan sıçrıyor, flaş patlıyor, bir şey oluyor." http://www.tarihvakfi.org.tr/icerik.asp?IcerikId=70
Yazıda da benzer parçalılık fikri hâkim, zira mesele görmek olunca belki de gerçekten de sadece ufak bir anda yakalanabiliyoruz yazının büyüsüne. Bazen sayfalarca okusak da üzerimizde bir etkisi kalmıyor, bazense tek bir cümle hayatımızın “o anki” özeti haline geliyor. Ne diyor Hocguard “Ama hâlâ bir şey görmüyorum diyebilirsiniz.” Eh, o zaman geçin bu sayfayı, bir başkasını deneyin, belki de titreşimini yakalayacağınız bir dize, bir cümle ya da bir sözcüğün karşınıza çıkabileceği bir an gelir. Okumak, oltayla balık avlamak gibidir. Saatlerce hiçbir şey yakalamadan beklersiniz ve birden bir şey tutarsınız. Bu metinde insanı şaşırtan şeylerden biri de, onun çoğu zaman kopuk, parçalı niteliğidir. Dolayısıyla, parça kavramı üzerinde durmak gerekir.”
Bu parçalılığın bir gereği olarak her şey “parça” kadar anlamlı... Zihnin berraklaşabildiği nokta, kapladığı yer, zaman ve mekândan bağımsız olarak içindeki kadar… Gerçekten de bellek doğrusal değil. Bir "anda" çok farklı anılara sıçrayabiliyor insan. Bir bakıyorsun yıllar öncesine gidiyor zihin "hatırlamalar" yoluyla, bir bakıyorsun mekân ve zaman silikleşmiş. Ya da ne bileyim “içinde bulunduğumuz” anın değeri kadar bütün o anılar. Hocguard da tam da bunu söylüyor: “Gerçekte beyaz üzerine siyah yazılmış bu önermeler, önceden var olan hiçbir bağlamı düşünmeden, oldukları gibi ele alınmalıdır. Bu önermeler, ortaya çıkış ve eklemleniş biçimleri önceden kestirilemeyen anılar gibidir. Bellek de hiçbir zaman doğrusal değildir. Büyük bir düzensizlik içinde sıçramalarla ilerler. Peki, bir anının anlamı nedir? Bir anı, ne anlamlıdır, ne de anlamsız. Şimdiki zamana ilişkin bir “inanma anı”dır.”
Bütün buradan hareketle şiir için kurulan bellek düzlemini sanırım okumak için de kurmak gerekiyor. Daha önce okuduğun kitabı başka “bir anda” yeniden okumayı istiyorsun. Bir de bakıyorsun aynı kitap içinde bulunduğun anda çok farklı anlamlar ifade edebiliyor. Bazen de aynı anlamı çok farklı kitaplarda buluyor insan. Görmenin bakmaktan farklı olması gibi, okumak da öğrendiğimiz şekle bağlı olarak değiştiriyor anlamı. Garip, aslında birbirinin peşi sıra dizilmiş sözcükler, cümleler aynı kişi için farklı anlarda, ya da farklı kişiler için aynı anda çok farklı anlamlar ifade edebiliyor.
Şimdi yakın zamanda peşi sıra üç kitap okudum: Sabahattin Ali‘den Kürk Mantolu Madonna, Albert Camus’tan Yabancı ve J. D. Salinger’den Çavdar Tarlasında Çocuklar… Bu üç kitap “görünüşte” konu olarak çok farklı… Ama belki görmeye çalıştığım şey aynı kaldığından, belki konu farklı olsa da benzer alt metinleri taşıdıklarından veya ben böyle var saydığımdan üçünde de topluma karışabilmenin bir ön koşulu olan “normalliğin” aslında bir yanılsama olduğuna dair bir fikir edindim. Toplumca “loser” yani kaybeden olarak görünen bu insanların umurlarında bile değilken böylesi bir tanımlama kendi iç dünyalarında “normal” olmanın bir reddi söz konusu. Bu öyle bilinçli bir reddediş değil aslında, kendi doğaları bu. Bu benim anladığım elbette, belki de “anlatılanın” çok uzağında kavradığım.
Hani demiş ya “Biz bu yüzden, şairlerin kendilerini anlattıklarını sanırız. Bu ağıtın metinlerinin, birinci tekil şahıs ağzıyla yazılmış olsalar bile, kişinin kendini açıklamasıyla hiçbir ilgisi yoktur. Görmeye alıştığımız şeylerden çok başka bir şeyi görmeye ve göstermeye çabalayan biri tarafından yazılmışlardır. Engel, metnin zorluğunda değildir. Engeli, alışılmış okuma ölçütleri yaratır. Örneğin bir sayfayı okurken, “yazarın ne demek istediğini anlamıyorum” dediğinizde, kavrayamadığınız gizli bir anlam olduğu ilkesinden yola çıkmaktasınızdır. Sorun, tam da onun ne demiş olduğunu anlamak istemenizdir. Olacak şey mi! Bir şiirin işlevi, bir bulaşık makinesinin kullanma kılavuzununkiyle aynı değildir. Zaten siz o metnin yazarı olmadığınıza göre, onun ne demek istediğini büyük bir olasılıkla hiç bilemeyeceksinizdir (hatta kimi zaman kendisi bile açıkça bilemeyebilir). Sorun bu değildir. Sorun, onun yazdığıyla sizin ne yapabileceğinizi bilmenizdir, “tabii siz de ondan bir şey yapabilecek yeterlikteyseniz. Burada destek alabileceğiniz tek şey okur içtenliğinizdir.”
Gerçekten de yazarın ne demek istediğini hiç bilemeyebiliyoruz, mesele onu hangi bağlamda değerlendirdiğimiz. İşte hikâye bu belki de, içinde bulunduğumuz düzlem içinde farklı yazıları benzer bir bağlama oturturken aynı yazıyı farklı algılayabiliyoruz. İşin püf noktası onların yazdığıyla bizim ne yaptığımız, yani "okuduğumuz" cümlelerden nasıl bir anlam çıkardığımız… Sizin için yazıyı ilginç kılan ve size okuma keyfini veren bu anlam… İşte bunun için herkesin yazıyla kurduğu ilişki kendine özel ve belki bu ilişki, yazarının düşündüğünün/anlattığının ötesinde…
- Seçil Aslan's blog
- 226 okunma
- Yaziyi paylaş



Kitap bir yolculuk aracidir bazen bas karakterle öyle heyecan dolu bir yolculaga cikarsin ki ne cabuk bitti ya dersin bir solukta okunur ve yazarin mesaji da ancak sonunda belli olur ben öyle kitaplari seviyorum :)))
Susmak degil bazen konusmak lazim.....
Yazılan bir yazı ile her okur kendine özgü özel bir ilişki kurarsa ve ne anlamak istiyorsa, onu anlarsa. O zaman yazıyı yazanın ne anlattığını ve ne anlatmak istediğini nereye koyacağız.
bence Kitap da sarkilar gibi basildigi ve satisa sunuldugu an halka ayit birsey oluyor Ugur. bir sarki sana hangi mesaji hangi hissi yasatiyorsa kitap da öyle insanlar okudugu yazarlardan hangi mesaji almak istiyorlarsa onu alirlar. zevkler tartisilmaz ya öyle. Yazar belki yazarken bir mesaj vermek adina yolla cikiyordur ama o mesaji karsi tarafa ne kadar ulasiyor o tartisilir.
Susmak degil bazen konusmak lazim.....
Kırçiçeği,
.
Şarkı, şiir veya bir roman türündeki kitaplar için söylediklerinde haklı olabilirsin.
.
Ama bilimsel kitaplar için kişi keni anlamak istediğini anlarsa işte o zaman "bana göre böyle" diye cümle başlangışları başlar ki bir tane doğru olandan uzaklaşırız.
.
Saygılar. Uğur Erhan
Yeni yorum gönder