Sinan Dirlik günlüğü

HAYIR'mı? Hadi Canım Siz de!

Tartışma büyüdükçe iş iyice tatsızlaşıyor. HAYIR kampanyasını başlatan çevreler, insanların zekasını küçümseyen argümanlarla can sıkıcı bir görüntü sergiliyorlar.
En temel argümanlardan biri, AKP’nin “alelacele bir anayasa değişiklik paketini topluma dayattığı” yönünde. Yeterince hazırlanılabilecek zaman tanınsa, yeterince tartışılsa EVET denilebilecek bir anayasa paketi üzerinde uzlaşılabilirmiş… 2 ay gibi kısa bir süre, bir anayasa taslağı hazırlamak için yetersizmiş…
Kuzum bu anayasa ne zaman kabul edildi? 1982’de! Yani tam 28 yıl önce… 28 yıl boyunca bu anayasanın tüm olumsuzlukları ortaya dökülüp, herkes “12 Eylül Anayasası topluma dar geliyor, değiştirilmelidir” demedi mi? Dedi…
Pardon ama, 28 yıl boyunca bu ülkenin Anayasa profesörleri, hukukçuları, baroları, siyasi partileri, sivil toplum kuruluşları “12 Eylül Anayasasına alternatif” anayasa taslakları oluşturacak “yeterli zamanı” bulamadılar mı?

Ayrışma mı Bir Arada Yaşama mı?

“Türkiye’de tartışılmayacak bir şey varsa, bu ülkenin birliği ve bütünlüğüdür. Kürtler Türkiye’den asla hiçbir yerde, hiçbir şekilde ayrılmak istemiyor. Birlikte, onurlu, eşit, özgür bir yurttaş olarak yaşamak istiyorlar. “Türkiye Türklerindir” yazan bir gazetenin genel yayın yönetmenliğini yapmış önemli bir şahsın “Türkiye ve Kürtler ayrılmayı konuşmalıdır” demesi bu halka, bin yıllık tarihimize, Çanakkale’deki şehitlerimize, Dumlupınar’da yan yana yatan şehitlerimize yapılacak en büyük saygısızlık, hakaret, vefasızlıktır. Bu Hitler’in Yahudilere uyguladığı ırkçı soykırım tezleri ile aynı derecede gördüğüm, son derece tehlikeli bir yaklaşım. Türkiye’de tartışılmayacak bir şey varsa, bu ülkenin birliği ve bütünlüğüdür. Türkler ve Kürtlerin ayrışmasını tartışmak bu ülkede hiç kimsenin haddi değildir. Bunu düşünce, ifade özgürlüğü kapsamında da görmüyoruz. Kaç milyon insanımızın Türk, Kürt, Çerkez, Arap, Arnavut’la evlendiğini görürüz. Onları nasıl ayıracak? Ben Kürt’üm, eşim Türk. Benim çocuklarımı Sn. Özkök nasıl ayıracak? Kimi nereye koyacak? Yoksa iki çocuğumu da alıp birini Şırnak’a birini Kırklareli’ne mi bırakacak?

Yetmez ama EVET!

Benim yaşımdaki gençlerin işkenceden geçirildiği, birinin ise yaşı büyütülerek asıldığı 12 Eylül darbesini bütün sertliğiyle yaşayan bir kuşağın mensubuyum. Unutmadım.
Bırakın “Hayır” demeyi, “Hayır”ın rengi olan maviden söz etmenin bile suç sayıldığı, demeyi göze alanların susturulduğu bir referandumla, 12 Eylül Anayasası’nın bu halka kabul ettirildiğine tanık oldum. Unutmadım.
Üzerinden 30 yıl geçmiş olmasına rağmen, 12 Eylül rejiminin ağır ve karanlık gölgesini üzerinde taşıyan bir Anayasa ile toplumsal varlığımızı sürdürmeye çalışıyoruz. Sayısız küçük düzenlemeyle 21. Yüzyılın Türkiye’sinin ihtiyaçlarına uydurulmaya çalışılan ancak hala “dar” gelen 12 Eylül Anayasasının tümden değiştirilmesi ve yerine çağdaş, demokratik bir anayasa hazırlanmasının zorunlu olduğunu biliyoruz. Türkiye, 12 Eylül Anayasası ile yönetilmeyi hak etmiyor. Türkiye anayasal düzeni silah zoruyla yıkıp, diktatörlük rejimi kuranları 30 yılın sonunda hala daha yargılayamamış olmayı hak etmiyor.

AKP Değil Diyanet İşleri Kapatılsın!

Din eğitimi netameli bir konu. Türkiye’de Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana dini kontrol altına almaya çalışan devlet ile devleti kontrol altına almaya çalışan din arasındaki mücadelenin en keskinleştiği alandır eğitim alanı. Bakmayın siz ulusalcıların bu meseleyi bir AKP icadı gibi lanse ettiğine. Tevhid-i Tedrisat Kanunu delik deşik edileli on yıllar oluyor. İşin ucu ta İnönü’ye dayanıyor.
Tevhid-i Tedrisat, yani eğitim birliği dedikleri şey, sözde laik Türkiye Cumhuriyetinin İslamı devletleştirme operasyonundan başka bir şey değil. Devlet, size din eğitimi lazımsa onu da ben veririm diyor yani. Ama hangi din eğitimi? Tabii ki Sünni İslam! E hani bu devlet laikti? Hani bu devletin okulları laikti? Sözüm ona laik devlet, bütün inanışlara eşit mesafede durması gerekirken, sadece ve sadece “devletleştirilmiş” Sünni İslam eğitimini dayatıyor vatandaşlarına. Yok mu bu ülkede çoluğuna çocuğuna din eğitimi vermek isteyen Aleviler, Caferiler, Bektaşiler, Ortodoksuyla Katoliğiyle Ermeniler, Rumlar, Süryaniler? Yok mu Yahudiler? Üstelik din dersleri zorunlu. Yok mu bu ülkede çocuğunu dinlerin hışmından korumak isteyenler?

Mozaik?

Bir dönem “Türkiye mozaiği” diye söze girmek pek muteberdi. O kadar yaygınlaşmıştı ki bu kavram, Türkeş patlamış ve “Ne mozaiği ulan” deyivermişti. Türkiye Türklerin, Türkiye’de yaşayan herkes de Türk oğlu Türk’tü netekim.  
Ne kadar inandırıcıdır ya da ne kadar işe yaradığı bilinmez ama 1923’ten günümüze kadar bu “Türklük eğitimi” doğrultusunda Edirne’den Hakkâri’ye kadar bütün “Türk çocukları” her sabah “Türküm doğruyum çalışkanım” nakaratını değişik aksanlarla ve fakat mümkün olan en yüksek sesle tekrar ettiler.
Bir millete her Allah’ın günü “doğruyum çalışkanım” ezberini tekrarlattıkları halde, o milletin yolsuzluk ve rüşvet konusunda dünya liginde ilk sıralarda yer alması ayrıca enteresandır ama konumuz bu değil…
Aslına bakarsanız 1923 milat alındığında, 90 yılı bile bulmayan bu süre Anadolu’nun “Türkleştirilmesinde” tarihin en kısa süreli ve kapsamlı operasyonu olarak görünüyor.

Günaydın Kıbrıs! Gözünaydın Türkiye!

Kıbrıs sıcak günler yaşıyor. Kıbrıs Türk Hava Yolları’nın (KTHY) Atlas Jet’e satılmasıyla başlayan ve Süt Kurumundan Kooperatif Bankasına, Elektrik Kurumundan DAÜ’ye kadar uzanması beklenen büyük bir özelleştirme dalgasına karşı sokaklarda çeşitli siyasi partilere, gruplara mensup, kadın-erkek her yaştan öfkeli kalabalıklar yürüyor.
Gazeteler, televizyon ve radyolarda her kesimden insanın tartıştığı tek konu KTHY ve yaklaşan özelleştirme furyası. Sendikacılar Pegasus ve Atlas Jet’in talip olduğu KTHY’nin, bir AKP operasyonuyla Binali Yıldırım’a yakın olduğu ileri sürülen Atlas’a satıldığını ve özelleştirme dalgasının Kıbrıs’taki bütün kamu kuruluşlarını kapsayacak biçimde genişletileceğini iddia ediyorlar. Ki, sendikacılara göre, bütün bunların basit birer iddia olmadığını anlamak için 5 Ocak 2010 tarihli Bakanlar Kurulu kararına bakmak yeterli.
“Dağı taşı bayrak doldurdular, gökteki bayrağı indirdiler!”

Neyiniz Eksik Paşalar?

Kıbrıs’tayken Türkiye gündeminden uzak kalıyoruz. Ama Hakkari’de bir gecede 11 çocuğun toprağa düştüğü haberi, yine sıcak bir seçim atmosferindeki Kıbrıs’tan bile kayıtsız kalınamayacak kadar önemli.
 
Fırsat buldukça Türkiye gazeteleri ve televizyonlarına bakıyorum.
 
NTV kanalında canlı yayında Van’dan uçaklara bindirilen 11 tabutu izlerken diğer kanalları tarıyorum. Kanal D’de bir animasyon filmi, Show TV de evcilik oyunu diye zevzek bir program, ATV’de “yaşamdan dakikalar”, Star’da bir paparazzi programı, TRT de ise bir western filmi gösteriliyor. Dün gece de kısa bir süre bakmıştım, tüm kanallar Cumartesi eğlencelerine ayırmıştı yayınlarını.
 
Tek bir gecede 11 evladı toprağa düşen, 20’ye yakın evladı yaralanan bir ülkenin medyası, yayınlarını ağırlaştırma ve ortak bir acıyı paylaşma inceliğini gösteremeyecek kadar hoyratlaşabiliyor.
 
Acı gerçek: Kısa haber saatlerinde hamaset ve intikam duygularını pompalayıp geri kalan zamanda sade suya tirit eğlence programlarıyla toplumu uyuşturan bir medyamız ve bu kuruluşlarda ekmek parası için tüm bu kepazeliklerin üretimine ve yayınlanmasına aracılık eden medya çalışanlarımız var.
 

Yahudi Zekası, Kıbrıs'a Gidecek Gemiye Sığabilir mi?

Önce bir not düşmeli: Netanyahu, Yahudi zekasına bir küfür, bir hakaret edasıyla oturuyor İsrail Hükümetinin başında. Tarih boyunca hiçbir Yahudi, Netanyahu ve avanesi kadar zeka özürlü bir görüntü ve eylemle Yahudi halkına bu kadar ağır bir zarar vermemişti.
İsrail, kurulduğu günden bu yana hiçbir zaman bu kadar ahmakça bir dış politika izlememişti. Türkiye ile tırmandırılan gerilim eğer aklımızın ermediği bir “olimpos senaryosu” değilse, İsrail bu kez gerçekten Yahudi ulusunun tarihinde az rastlanan bir akıldışılıkla yönetiliyor demektir.
“Alçak koltuk” mizanseniyle başlayan, gemi baskınıyla devam eden utanç verici ahmaklık gösterileri duracağa benzemiyor.

Aptal Yerine Konmanın İngilizcesi

İran’ın mollaları Şah Rıza’yı devirdiğinde 15 yaşındaydım. Evimizde “mahzun prenses Süreyya’nın” resminin işlendiği bir tabağın vitrinde durduğunu hatırlıyorum. Şah Rıza, karısı Farah Diba ve genç prens ve prensesler, dönemin magazin basınının sayfalarını süslerdi. İşbirlikçi Pehlevi Hanedanı’nın yıkılmasının Ortadoğu’da yarattığı heyecan, çok kısa sürede Molla rejiminin insanlık dışı uygulamalarıyla sönüverdi.
ABD, Sovyetler’i kuşatırken bastığı Ortadoğu zeminin kayganlığını ve tehlikelerini, ayağının dibinde patlayan İran mayınıyla anladı. Irak halkının bugünkü kadersizliğinde hiç kuşkusuz, ABD’nin bu kuyruk acısı yatıyor.
Saddam’ı donatıp İran’ın üzerine salan da, sonra aynı Saddam’ı oğullarıyla birlikte katleden de aynı ABD… Molla ihtilalini boğmak için İran üzerine salınan Irak’ın yol açtığı zayiat, savaşın başladığı 1980’den tuhaf biçimde bitirildiği 1988’e kadar tamı tamına 1 milyon genç insan…
Sonuç? Ölenler öldükleriyle kaldılar. İki taraf da “aldıkları” toprakları iade ettiler. Ortadoğu’nun geleneksel “Ağam neden yedik bu pohu” vak’alarından biridir bu.

Yoğurtlu Bakla!

Kabak tadı verdi! İsrail saldırısının ardından kopan vaveyla, herkesi tepe sersemi etmiş olmalı ki, son birkaç gündür ruhlarımızı esir alan faşist dalga, giderek öldürücü bir salgına dönüşüyor. Herşey neredeyse siyah-beyaz keskinliğinde. İsrail saldırısı üzerinden içindeki faşist piçi, saldırgan bir azmana dönüştürenler mi istersiniz, Hamas’ın terörizmini İsrail terörizmine gerekçe gösterenler mi istersiniz, “yine çıktı bu karaböcekler” diyerek sokaklarda gösteriden gösteriye koşan çarşaflılara yüzünü ekşiterek bakanlar mı istersiniz? Hayır bunlara teker teker bir nebze katlanılabiliyor da, hepsi bir arada konuşunca hayat hepten çekilmez oluyor canım yurdumda.
Algılar mı daha bulanık yoksa insan aklını hafife almadaki küstahlık artık iyice şirazesinden mi çıktı bilinmez, zaten kimsenin kimseyi dinleme adetinin olmadığı memlekette toptan bir çıldırmanın eşiğinde dolaştığımız ayan beyan ortada.

YESİNLER LAİKLİĞİNİZİ!

Dün medyaya düşen 2 küçük haberin aslında çok ciddi tartışma yaratmasını bekliyordum. Laikliğin tehdit altında olduğundan dem vuranların, her fırsatta “Türkiye laiktir laik kalacak” sloganları atanların, Atatürkçülüğü bayraklaştıranların umursamadığı (çünkü bu samimiyetsizlerin hiçbir zaman gerçekten böyle bir endişeleri olmadı) 2 küçük haber, Türkiye’de gerçek bir laiklikmücadelesinin niçin verilmesi gerektiğin bir kez daha ortaya koyuyor.
İlk haber, İstanbul Eyüp’te ateist bir ailenin çocuklarını din derslerinden muaf tutmak için verdikleri mücadeleyi konu ediniyor. Haber şöyle:

Deja Vu!

10 yaşındaydım 1974’te. Ecevit rüzgarının kasıp kavurmaya başladığı yıllar. Erbakan’ın MSP’si ile koalisyon yapmış bir Ecevit. Sonra MC iktidarları. 1979’a doğru Karaoğlan’ın dört bir yanda fırtına gibi estiği, “bu düzen değişmeli, umudumuz Ecevit” sloganlarının yeri göğü inlettiği dönem. 11’ler kepazeliği gelir hemen ardından. Sonra yine Demirel’li hükümet ve sonrası malum… 12 Eylül…

 

Birileri “umut” olduğunda tüylerimin diken diken olmasının nedeni belki de tanık olduklarımızdır. Bu ülke ne zaman mesihlerin peşine düştüyse, en ağır düş kırıklıklarını yaşadı hep.

 

Şimdi, Kurultay’da kürsüden inerken başına “Ecevit kasketi” geçirilen o ufak tefek, sempatik adamı izlerken ne yazık ki hissettiğim şey coşku ve umut değil. Tam tersine, derin bir teessür duygusu. Teessür nasıl anlatılır genç kuşaklara?

 

Sokakların kan gölüne döndüğü, yoksulluğun kol gezdiği o siyah beyaz yıllarda, Ecevit toplumun beklediği Mesih gibi ortaya çıkmıştı.

 

Kruscev, CHP ve İhanet ya da Ulusalcı Sefalet!

Bu ülke çok ihanet gördü. Pek çok siyasi ahlaksızlığa, pek çok siyasi linçe tanık oldu. Bu ülkede başbakanlar, bakanlar asıldı. Ama böylesi bugüne dek görülmedi!
Ha, bunun bir benzeri eski Sovyetler’de, Kruşcev tarafından Stalin’e karşı yapılmıştı. Sanki sorun sistemin kendisi değil de Stalin’miş gibi, Kruşcev Sovyet Komünist Partisi’nin 20. Kongresinde Stalin’i yerin dibine sokmuş, ardından da Stalin’in miras bıraktığı ceberrut rejim olduğu gibi sürdürülüvermişti, ta 1980’lere kadar. Sovyet Komünist Partisi, ölene kadar “babamız” dediği Stalin’i edepsizce “tü kaka” ilan etmişti de, kimse çıkıp “Stalin Stalin olurken, alkışlayıp el etek öpen siz değil miydiniz?” diye soramamıştı göğsü bol nişanlı pabucumun komünistlerine!
İşte o zaman, orada her ne olduysa, CHP’nin 33. Kurultayında aynı şey oldu.

Yürü Be Gandi! Kim Tutar Seni!

Türk siyasi tarihinin en şişme balonu! Ömrü ne kadar sürer derseniz, Allah ömürler versin. Ama “bir kısım medya”nın verdiği yüksek dozda gaza bakılırsa, çok sürmez, yakında patlar bu…
Biz yıllarca CHP değişmeli dedik. Ama “kellesi” değil, “kafası” değişmeli dedik CHP’nin. Ekranlara, gazetelere, “interinete” baktıkça durumu anlıyoruz. Transa geçmiş millet. Bir Mesih sendromudur gidiyor. “İşte! Geldi! Nihayet!” sesleri arasında tinimini bir Gandi! Fena halde inanmış Gandi’liğine. Sökmüş kravatı, halka yakın olacak ya? CHP’nin “kıyafet devrimi”!... Fesi çıkartınca “batılılaşmıştık” ya vaktiyle, buyrun işte, kravat çıktı “halkçılaştı” CHP!
Ne söylüyor peki? Konuşabilse belki çok şey söyleyecek ama, dinleyen de yok nasıl olsa. İşte CHP değişti! İşte halkın “makus talihi” tersine döndü! İşte Mesih geldi! Kürsüde konuşuyor Gandi! 40 yıllık Baykal’ın söylediklerinden farklı tek kelime ediyor mu? Hayır! Ama zaten söylediklerinin bir önemi yok. İşte CHP’de “kelle” değişti! Kafa değişti mi peki kafa??

Tamam da Niye İstifa Etti?

CHP’nin 70’li yıllardaki ucu sola “azıcık” açık söyleminden ve 80’li yıllardaki “göreli” anti militarist duruşundan uzaklaşmasının mimarı Baykal, sanki bir skandalın kahramanı değilmişcesine gürleyerek sergilediği “istifa showunun” ardından, hayranlarının göz yaşları arasında evine çekildi.

 

Baykal’ın basın toplantısının özeti şuydu:

Ağır bir siyasi komplonun kurbanı olmuştu.

Bu komplonun düzenleyicisi “pensilvania” değil, AKP Hükümetiydi.

Ve istifa yoluyla asıl büyük mücadeleye karar vermişti…

Hepsi bu…

 

Baykal’ın iğrenç bir komploya kurban gittiğini hiç kimse inkar edemez. Bu, kime karşı yapılırsa yapılsın, kim tarafından yapıldıysa yapılsın; aşağılık, pespaye, ahlaksızca bir komplodur. Aklı başında vicdan sahibi hiç kimse bunun aksini iddia edemez. Komployu düzenleyenlerin kimliği elbette günü geldiğinde ortaya çıkacak ve işledikleri bu iğrenç suçun hesabını da vereceklerdir… Buraya kadar tüm toplumun mutabık olduğundan kuşkum yok…

 

Baykal, basın toplantısında bu komplonun iddia edildiği gibi yıllar öncesinden değil, son birkaç hafta içerisinde pişirilip servis edildiğini söylüyor…

 

Baykal'ın İstifası Doğru, Gerekçesi Yanlış!

Genç kuşak hatırlamaz. 1979 yılının 4 Ekim Günü bir magazin gazetesinde, dönemin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş’in bir şarkıcı hanımla Hilton Oteli’nin kapısında görüntülenmesi büyük bir skandala yol açmıştı. Hasan F. Güneş, haberin yayınlanmasından 1 gün sonra “Türk halkından özür diliyorum” diyerek istifa etmişti. Başbakan Bülent Ecevit, Güneş’in istifasını “siyaset özel yaşamdan kesin özveri ister” sözleriyle kabul etti.

 

6 Ekim 1979 tarihli Milliyet Gazetesi’nde yer alan haberde, Hasan F. Güneş, Başbakan Ecevit ile 25 dakikalık görüşme sonrasında, gazetecilere bakın neler söylemiş?

 

 

- İstifanızı Başbakan’a verdiniz mi?

- Evet

- Kabul etti mi?

- Bu kadar…

- İstifanız için gösterdiğiniz gerekçe nedir?

- Hakkımdaki son yayınlar.

- Yayınların seçime 10 gün kala yapılması, buna karşılık olayın daha eski bir tarihte meydana gelmesini nasıl yorumluyorsunuz?

- Bir yorum yapmıyorum. Yalnız şunu yazarsanız memnun olurum. İçtenlikle Türk halkından çok özür diliyorum. Sanıyorum yapmam gerekeni yaptım. Teşekkür ederim.

- Bu olay nedeniyle basına kızıyor musunuz?

Bazı Koltuklar Zihin Açar...

İşte budur! Sn. Eroğlu’nun 18 Nisan sonrası sergilediği her türlü takdirin ötesindeki çözüm yanlısı duruş, ulusalcı-milliyetçi kesimde de karşılığını bulmaya başladı. Volkan Gazetesi’nin vatanperverliğinden asla kuşku duyulmayacak yazarlarından Sn. Sabahattin İsmail’in yazısına bakalım:

 

Yazının başlığı “Downer’in Tek Egemenlik Yorumu, Ancak Ortak Egemenliğin İki Egemen Halktan Kaynaklanması Şartıyla Kabul Edilebilir”…

 

Başlıktan da anlayacağınız üzere, Sn. İsmail, “Tek Egemenlik ihanettir” demiyor… “İki egemen halktan kaynaklanması şartıyla kabul edilebilir” diyor… Yani tıpkı bugüne kadar Sn. Talat’ın “iki halkın siyasi eşitliğine dayalı çözüm” politikasında ısrarla ve ısrarla vurguladığı gibi… Yani Sn. Eroğlu’nun 23 Nisan 2010 tarihli BM Genel Sekreteri’ne yolladığı mektupta yazıldığı gibi…

 

Okuyalım Sn. Sabahattin İsmail’i…

 

KİMSE SN. EROĞLU'NA HAİN DİYEMEZ!

Şu 2008 yılı Kıbrıs açısından çok ilginç bir yıl… 23 Mayıs ve 1 Temmuz mutabakatlarının imzalandığı yıldır 2008.
Hani şimdi Sn. Cumhurbaşkanı Eroğlu’nun BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’a ve Downer’a bağlılık teyid ettiğini büyük memnuniyetle gördüğümüz mutabakatların imzalandığı yıl…
Seçim heyecanını seçim zamanına bırakalım artık. Ve Sn. Talat ile başlayıp Sn. Eroğlu ile devam eden, Türkiye’nin açıkça desteklediği, BM parametreleri doğrultusundaki bir çözüme yönelik sürece var gücümüzle desteğe devam edelim.
Tamam, 23 Mayıs ve 1 Temmuz mutabakatlarının Sn. Talat’ın “ihanet belgesi” olduğu ileri sürülmüştür vaktiyle. Ancak Sn. Talat’a yönelik tüm o haksız eleştiriler, tüm ihanet suçlamaları, artık herhalde Sn. Eroğlu’nun gerçek bir devlet adamına yakışan bilge tutumuyla tekzip edilmiştir.

Eroğlu Desteklenmelidir!

Kabul ediyorum, değişim çok hızlı.

 

Sn. Eroğlu’nun görevi devraldığı 23 Nisan’dan bugüne henüz 2 hafta bile dolmadı ama, 18 Nisan’daki o katı milliyetçi lider gitti yerine uzlaşmacı, çözümden yana, BM parametrelerini özümsemiş bir lider geldi

 

Sn. Eroğlu, göreve başladığı gün BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’a yazdığı mektupta “23 Mayıs mutabakatına bağlılık” teminatı verdi ama bir eksiği vardı. O eksiği de Downer ile olan görüşmesinde tamamladı: 1 Temmuz mutabakatına bağlılık… İşte bugün itibarıyla Sn. Eroğlu ile Sn. Talat’ın müzakere masasındaki pozisyonları eşitlenmiştir… Kim ne derse desin, artık arada herhangi bir “fark” yoktur… Bu müthiş, sevindirici, umutlandırıcı bir değişimdir.

 

Sn. Eroğlu’nun “Talat’laşma hızı” Türkiye’de ve Kıbrıs’ta çözüm isteyenleri ancak ve ancak sevindirmelidir.

Kolay değil, 70’lik bir siyaset adamı, yıllardır reddettiği, eleştirdiği bir müzakere anlayışına (Müzakere sürecine değil, müzakere anlayışına… Zira Sn. Eroğlu defaatle müzakerelere değil, müzakere anlayışına karşı olduğunu belirtmişti) şaşırtıcı ve sevindirici bir hızla uyum sağlamayı başarmıştır.

Anayasa Paketi, Türkler ve Kürtler...

Anayasa Değişiklik Paketinin 2. Tur oylaması sürerken, “Siyasi Partilerin Kapatılmasına İlişkin” madde TBMM’de “takıldı”. Oylamaya CHP ve MHP’nin yanı sıra BDP’li milletvekillerinin katılmaması, bir kısım AKP’li üyenin de red oyu vermesiyle madde ancak 327 oy alabildi ve “düştü”.

 

Herşeyden önce sorulması gereken ilk soru, partileri defalarca kapatılan Kürt hareketinin Parlamento’daki temsilcilerinin bu denli kritik önem taşıyan bir maddenin oylanmasına niçin katılmadığıdır. Siyasi parti kapatmalarına karşı olanların, bu maddenin en fazla zulmüne uğramış BDP’den beklentisi hiç kuşkusuz bu oylamaya katılarak Evet oyu vermesiydi.

 

 

BDP’nin bu oylamaya katılmama nedenlerinin başında Öcalan’ın 30 Nisan tarihli avukat görüşmesinde söyledikleri geliyor. Öcalan, “orta şiddette savaşa hazırlıklı olun” uyarısını da yaptığı görüşmede “AKP’ye destek verilemez” diyor ve BDP’yi açıkça uyarıyor: “AKP'yi desteklemek kuyrukçuluktur, kendini inkar etmektir. Kendini inkar etmek de ahlaksızlıktır. Bu koşullarda BDP evet derse siyaseten kendisini bitirir, kendisine olan saygısını azaltır. AKP'yi desteklemek siyaseten çok zarar verir, bunu halka da anlatamazlar, dönüşü zor bir yoldur.”

 

1980'lerde değiliz Sn. General...

Genelkurmay Başkanı yine konuştu. Basının bir bölümünü “mütareke basınından da beter” olmakla suçlayan General, son olarak Tunceli’de gerçekleşen terörist saldırıya ilişkin basında çıkan haberleri “hainlik ve adilik” olarak nitelendirdi.

 

Demokratik bir ülkede basın, “dördüncü kuvvet” olarak isimlendirilir ve en temel yurttaşlık bilgisi dersinde bile bir ülkenin demokratiklik kriterlerinin başında “özgür basın” gelir. Hiçbir demokratik ülkede, bir Genelkurmay Başkanı, hoşuna gitmeyen konuları yazan gazete ve gazetecileri “hainlikle”, “mütareke basınından beter olmakla” suçlayamaz… Hele ki “adi” diyerek hakaret edemez. Etmemeli…

 

ALİYE KAVAF İSTİFA!

 

Pervari’de oynanan bir “çocuk oyununda” 2 ve 3 yaşındaki iki bebeğe 8 yatılı okul öğrencisi tarafından tecavüz edilmiş. Bebeklerden biri öldürülmüş. Ve konu, “yerel gelenekler” doğrultusunda, Vali’nin, Jandarma’nın, Kaymakam’ın, Savcının, ailelerin bilgi ve onayıyla “kendi aralarında” çözülüvermiş…

 

“Bir garip öldü diyeler, kırk günden sonra duyalar” demiş ya Yunus, o hesap. Tam 11 ay önce yaşanan olaylar, bugün gazete sayfalarına düşüyor. Tam 11 ay boyunca bebeklerine tecavüz edilip öldürülen aileler susuyor ve Pervari’nin asayişinden, yurttaşların can, mal ve ırz güvenliğinden sorumlu yetkililer susuyor. Olay bir biçimde “tatlıya bağlanmış” ya, konunun medya tarafından mıncıklanmasına neredeyse bozulmuşlar… “Biz hallettik aramızda, pişmiş aşa su katmayın kardeşim” havasındalar…

 

“Namusunu temizlemeyi” aile içi sorun olarak kendi yöntemlerince “çözen” geleneksel yapı, her türlü ahlaksızlığı, vicdansızlığı, insanlık dışı uygulamayı “geleneksel aile yapısı” içerisinde örtmek ya da “temizlemek” yoluna gidiyor.

 

Değişiyoruz Ama...

Vali Bey’i izlediniz mi? NTV’ye konuşmuş, sanki daha geçen yıl “Ben adamı Taksim’e çıkartmam arkadaş” diyerek koca İstanbul’u esir alıp evlerine kapatan, işine gücüne gitmek isteyenleri mağdur eden kendisi değilmiş gibi… Şimdiyse “1 Mayıs emekçilerin dayanışma günüdür, Taksim’de kutlanmasında tabii ki sakınca yoktur” deyivermiş en sempatik yüz ifadesiyle ve finalde de “Bu vesileyle, bütün emekçilerin 1 Mayıs’ını kutluyorum” u patlatıvermiş.
32 yıl sonra 1 Mayıs’ı özgürce Taksim Meydanında kutlamak elbette güzel bir gelişme. Ama sormadan edemiyor insan, geçen yıldan bugüne değişen ne oldu? Saçma sapan bir yasağı 32 yıl boyunca sürdürüp, her 1 Mayıs’ta insanları canından bezdirip, koca metropolü adeta temerküz kampına çevirmek kime ne kazandırdı?
İşte 1 Mayıs 32 yıl sonra ilk kez özgürce Taksim Meydanında kutlanacak. Dünya mı sarsılacak? Kıyamet mi kopacak? Devlet-i Ali’nin bir yerinden bir şeyler mi eksilecek?

Eroğlu ve Ulusalcıların "U" Dönüşü!

Türkiye ve Kıbrıs’ta ulusalcıların işi çok zor. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin üzerinden daha sadece 1 hafta geçmeden, Talat’ın koltuğuna oturan Eroğlu öyle işler yapmaya, öyle sözler söylemeye başladı ki, 5 yıldır “Hain Talat ve AKP Kıbrıs’ı satıyor” diye feryat figan edenlere şimdi Allah kolaylık versin. Çünkü Eroğlu’nun sadece birkaç gündür yaptıkları, söyledikleri bile son 5 yıldır Talat ve AKP’ye yönelik ne kadar ikiyüzlü bir kampanya yürütüldüğünü ortaya koymaktadır.

 

KKTC’nin 3. Cumhurbaşkanı, koltuğa oturduğu gün BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’a bir mektup yazarak, “müzakere sürecine” ve özellikle de 23 Mayıs 2008 anlaşmasına bağlılığını bildirdi.

 

Hatırlanacağı üzere, ulusalcı-milliyetçi kesim, Talat ve Hristofias’ın 23 Mayıs 2008’de açıkladıkları mutabakat belgesini bir “ihanet belgesi”, “KKTC’den vazgeçişin tescili” ve “Kıbrıs Türk Halkına karşı imha planı” olarak ilan etmişler ve Sn. Eroğlu’nu da “emperyalizmin bu oyununu bozacak lider” olarak sunmuşlardı…

 

Ne vardı 23 Mayıs 2008 Mutabakatında? Aynen şu ifadeler vardı:

 

HANİ TALAT HAİNDİ? HANİ EROĞLU MİLLİYETÇİYDİ?

Dün bir, bugün iki! Daha Sn. Talat’ın koltuğu soğumadı. Ama 19 nisan sabahına kadar Talat’ı “ihanetle suçlayanlar”, sadece 4 gün sonra, 23 Nisan 2010 tarihinde kaleme aldıkları mektupta çark ettiler...

 

Hemen konuya girelim:

Talat “ihanetine” karşı, ulusalcı milliyetçi güçlerin ortak mücadelesi sonucu 3. Cumhurbaşkanı olan Sn. Derviş Eroğlu, BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’a 23 Nisan 2010 tarihli ilk resmi mektubunu gönderdi.

 

Mektupta BM çözüm müzakereleri sürecine bağlılık defalarca teyid edildikten sonra son derece dikkat çekici iki önemli ifadeye yer veriliyor:

 

“…Bu anlayışla, 23 Mayıs 2008 Ortak Açıklaması’na uygun olarak devam eden BM sürecinin esas çerçevesinin tarafımızdan tam olarak desteklendiğini açıkça ifade etmek istiyorum.”

 

Yaşasın AKP, Türkiye, Kıbrıs Üzerine Saçmalama Özgürlüğü!

Birkaç gün içerisinde gecikmiş ve aslen yanlış olan soru sorulmaya başlanacak: “Türkiye’nin Kıbrıs politikası değişiyor mu?”.

 

Kısa yoldan bir cevap: Hayır! Türkiye’nin Kıbrıs politikası hiçbir zaman değişmedi ki?... AKP’nin Kıbrıs konusundaki “proaktif” dış politikası, Türkiye’nin gerçek anlamda bir politika değişikliğine yöneldiği anlamına gelmedi hiçbir zaman. Herşeyden önce, bakmayın siz ulusalcı-faşist mankafaların çığırtkanlıklarına, AKP devleti dönüştürmeye çalışan değil, devleti “modern zamanların gereksinimine uygun biçimde” revize etmeye çalışan bir siyasi projeden başka bir şey değildir…

 

Çok mu iddialı? Aklın şu veya bu kampa teslim edilmediği bir duruş, özgürce ve sorumsuzca ufuk turu yapabilir. En fazla ihtiyaç duyduğumuz ve çoktandır yitirdiğimiz haslet değil mi bu? İnanmak istediklerimizi görmeye çalışıyoruz, dışımızda olanı değil… Oysa ak sakallı, bundan yüz küsur yıl önce çözüp koymuştu önümüze aklı özgürleştirecek yöntemi…

 

Kıbrıs'ta Bundan Sonrası...

Eroğlu-Denktaş ittifakı kazandı. Sokaktaki adamın duygusal reaksiyonlarının olması normaldir ama 19 nisan’dan itibaren gerek Kıbrıs, gerek Türkiye ve gerek dünya için tüm hesapların revize edildiği yeni bir dönem başlıyor.

 

Türkiye 2003 yılından itibaren AKP’nin proaktif dış politikası doğrultusunda Kıbrıs’ta çözüm rüzgarlarının estiği bir dönem başlatmıştı. Rauf Denktaş’ın büyük tepki verdiği ve engellemek adına vaktiyle kendisine en ağır hakaretleri eden çevrelerle kolkola girmek pahasına mücadele ettiği bu sürecin aslında bir stratejinin değil tamamen taktik bir faaliyetin sonucu olarak başladığı anlaşılıyor… Türkiye, 2003-2010 arasında, BM ve AB’nin sıkıştırmaları karşısında soluklanabileceği taktik bir operasyonu yürütmüş ve risk alarak başlattığı bu operasyonu başarıyla yönetip, başarıyla tamamlamışa benziyor.

 

Şimdi Samimiyet Zamanı

Anayasa değişiklik paketi taslağı kamuoyuyla paylaşıldı ve TBMM’ye tartışılmak üzere sevk edildi. Kimse “üzerime vazife değil” demesin. Herkesin, hepimizin anayasa değişikliği paketi üzerine söyleyecek sözü olmalı. Bu, toplumun her kesimini yakından ilgilendiren bir konu çünkü.
Hatırlayalım: 12 Eylül 1980’de generaller anayasal düzeni silah zoruyla yıkıp, parlamentoyu feshetmişlerdi. Silah zoruyla yıktıkları anayasal düzen yerine, kendi Türkiye algılarına uygun yeni bir anayasayı, 1982 anayasasını topluma dayatmışlardı. Cunta başı, kentten kente dolaşarak yeni anayasanın faziletlerini anlatmış, buna karşılık 82 Anayasasını eleştirmek, tartışmak suç kabul edilmişti. Diktatörlük ortamında dayatılan 82 anayasası ile beraber kendisini devlet başkanı da “seçtiren” Evren, özel bir madde ile 12 Eylül döneminde halka karşı işledikleri suçların yargı önüne getirilmesini de engelleyecek önlemi almıştı.

Hepimiz Teferruatız!

Söz konusu vatansa, gerisi teferruattır diyor.
Biliyoruz o teferruatları. Şişli’de sırtından vurulmuş Hırant, Trabzon’da papaz, Malatya’da yayıncı. İleri-geri sarıp durun filmi. Bir Maraş’a gidin, çoluk çocuk katledilmişlere… Bir Ankara’ya gidin, kontağı çevirdiğinde patlayıveren Uğur Mumcu’ya, Çetin Emeç’e… Oradan darağacında 3 fidanın türküsünü söyleyin isterseniz. Ya da yaşı büyütülüp asılan çocuğa gülümseyin. Sonra sarın ileriye filmi, kayıp çocuklarını arayıp duran analara uzanın Galatasaray’da. Sarın geriye, Varna’dan Boğaz’a giden vapuru okşayan elleri okşayın siz de… Ya da sınırda vurulan Sabahattin Ali’ye seslenin, sarın daha geriye, Karadeniz’de göğsünüze saplanan 15 kanlı bıçağa… Sarın ileriye, Diyarbakır’a uzanın, önce dilleri kopartılanlara, sonra Ceylan olun, karnınızda patlayan izli merminin sancısını hissedin. Sarın geriye, Sivas’ta yangın olun, sürgünde ölen Yılmaz Güney, Ahmet Kaya olun… Sarın ileriye, sarın geriye, sarın ileriye, sarın geriye…
Her şey, ama her şey teferruat vatan söz konusu olduğunda…  
Topyekûn teferruatız zaten. Sıranızı bekleyin!

Rauf Denktaş, KKTC Cumhurbaşkanlığı yarışında Derviş Eroğlu`nu destekler mi?

Hesapta çok biliyorum ya (!), eş dost Kıbrıs hakkında aklına geleni sorar oldu. Şu ara en popüler sorular, Denktaş Eroğlu’nu mu destekleyecek? Kıbrıs sağı hangi adayı destekleyecek? Kıbrıs’taki TC kökenliler kimi destekleyecek?... Şeklinde uzayıp gidiyor…

 

 

mental: Uğur haftalık raporu yayınlarken "çalıştırın klavyeleri" anlamına gelecek ufaktan sopa gösteren bir şeyler yazmış..
mental: Aman abiii deyip, hemen gönderdim yazıyı...
mental: Bu editör takımına bulaşmaya gelmez.
mental: adamı rezil de eder vezir de! ))))
ugur erhan: şu ana kadar kimi rezil ettik beyaa Mental)
mental: Yaa uğur her editör senin gbi mi!
mental: Sana laf etmek kimin haddine..
mental: Seni bu sitede en eski ve en yakın bilenlerden biriyim.
mental: Bu arada 3üncü yaşımızdan gün aldık...
mental: Kutlayan olmadı!... : )))
ugur erhan: Site sahibi pasta falan kesmiyor ki kim kutlasın kuru kuru))))))
hayattorlak: pastanın resmini koyup bilgilendirseydiniz bari)
SERDAR: arkadalar lutfen yazılarınızda en az 2.3 paragraf olsun ya
SERDAR: detaylandırın
SERDAR: evet diyenler neden evet dedigini
SERDAR: hayır diyenler neden hayır dedigini
SERDAR: linkler, referanslar uzerinden ornekler uzerinden tartıssınlar lutfen
SERDAR: yeni yasımız kutlu olsun, o kadar olmus mu ya? bence 2 senesi
SERDAR: dolmus gibi gelio bana
ugur erhan: Sayın editör yetkisi olan arkadaşlar kendi yazdığınız yazıyı manşete alıp diğer yazıları es geçmeniz doğru bir davranış değildir
ugur erhan: Ya hiç birine dokunmayın yada hepsine bir düzenleme getirin.
ZuhalVoigt: Onverita Onpunto'dan sonra yayın hayatına girmedi mi? Onpunto Temmuz 2008 de kapatıldı. Demek ki kaç yaşında?
ZuhalVoigt: Doüum günün kutlu olsun Onverita!
ZuhalVoigt: Mental de 3üncü yaşımızdan gün aldık demiş zaten))
deniz_seckin: Polyanna kaşarı bence psikopatın teki.
NautilusPro: Arkadaşlar siyaseti taşırmışız yine.Araya bişreyler karıştırayım...
yaban: selam dostum
yaban: sagmısın sen ))))
yaban: selam hayat torlak
yaban: ben bu ralardan uzaklaiınca bayagı bu sitede çok şeyler degişmiş
yaban: yazılar yazarlar daha bir çok nedenler
hayattorlak: yaban
hayattorlak: nerelersin )
yaban: selam nasılsın
yaban: bir süre uzaklaştım
hayattorlak: sağol şu kırık bir sevsa türküsü yazını güncellesen
yaban: hanı yaw kokerec yıcektık izmirde yunan ıstana ınadına
hayattorlak: yeriz yeriz )
yaban: o nasıl oluyor k güncellem ben bilmem ki söle bana hemen güncelleyım
hayattorlak: dediğimi anladınmı
yaban: hadı de be yaw
hayattorlak: yazıyı paylaş diyuor ya
yaban: haaa anladım hemen paylasırım
hayattorlak: orayı tıkla güncelle
yaban: bu teknolojıde geriyim dostum )))
hayattorlak: güzel bir makaleydi
yaban: tşk
yaban: izmire yol yokmu yakında
hayattorlak: valla hanım çocuk yarın çeşmeye geliyorlar ben istanbuldayım şuan
yaban: o zaman yol görülüyor demektır
hayattorlak: güncelledin mi
yaban: hayır sohbet ediyoruz dıye dokunmadım bile
hayattorlak: ben yazını okuyorum biraz eleştireyim seni)
hayattorlak: kırık bir sevda türküsü
hayattorlak: ))))
yaban: buna ıhtıyacım var eleştır
hayattorlak: chat için niye burayı kullanıyorsun ki yorumları kullansan)) herkes öyle yapıyor da)))
yaban: biz herkezden ffarklıyız
hayattorlak: Avcıyız diyosun yani))
yaban: onlar yazıları yorum alsın dıye yapıyorlardır
yaban: aynen öyle
hayattorlak: Tahtın sarsılıyo)
yaban: gecen gün attım oltayı cıke geldı guca bır dumuz gırav gırav dıye vurdım obı
hayattorlak: Hiç sorma bide safarideydik geyik vurduk
hayattorlak: ))
yaban: o ne ki ben gecen gun ayı avladım
hayattorlak: postunu sakla alırım izmire gelince
yaban: abı görüşmek üzere bır dortum geldı ona bakım sona tel görüşmesi yaparız
hayattorlak: biliyosun demi noyu 532 li
hayattorlak: İyi akşamlar adem
deniz_seckin: Allah'ım bir yol göster bana !
NautilusPro: Merhaba zuhal
ZuhalVoigt: Merhaba Nauti galiba geç gördüm mesajını((