Kıbrıs, Seçimler, Türkiye: Pek Düşünmediklerimiz...
Türkiye medyası, gündelik olayların peşinde sürüklenirken, Kıbrıs’ta yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle henüz ilgilenmiyor ama 18 Nisan’a sadece 40 gün kala Kıbrıs’ın seçimi Türkiye açısından çok büyük önem taşıyor.
UBP Genel Başkanı ve Başbakan Derviş Eroğlu’nun adaylığını açıklamasının ardından şu anki Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın da adaylığını açıklamasıyla birlikte Kıbrıs’ta seçim yarışı başladı.
Kıbrıs’ın seçimi Türkiye’yi neden ilgilendirsin sorusunu yöneltenler olabilir. Ancak ister Kıbrıs’ta adil ve kalıcı çözümü savunuyor olun, ister “Kıbrıs’ı kanla aldık ve elbette Kıbrıslı Türklerin neyi seçeceğine dair kararı biz veririz” diyenlerden olun, kesin olan şu ki, Kıbrıs’ın seçimi Türkiye açısından yaşamsal önem taşıyor.
Kıbrıslı Türkler elbette kendi Cumhurbaşkanlarını kendileri seçecekler. Ancak KKTC ve Türkiye’nin girift ilişkisi, bu seçimi sadece Kıbrıslı Türklere özgü bir seçim olmaktan çıkartıyor ve aynı zamanda Türkiye’nin de seçimi haline getiriyor.
Neden “aynı zamanda Türkiye’nin de seçimi?”…
Her şeyden önce KKTC de halen yaşamakta olan yaklaşık 150 bin civarında Türkiye kökenli “göçmenin”, mevcut durumu ve yaşam koşulları ile geleceği, Türkiye’yi yakından ilgilendiriyor.
Evet, Türkiye’de bunu hiç konuşmuyoruz ancak bir gerçek var: Kıbrıs’ın kuzeyindeki nüfus yapısını 1974’ten itibaren değiştirdik… Sayısı tam olarak bilinmemekle birlikte, 150-200 bin civarında olduğu tahmin edilen TC kökenli nüfus karşısında, 1974 öncesi Kıbrıslı Türk nüfusu “azınlık” durumuna düşürüldü.
Uluslar arası hukuka aykırı olarak adaya yerleştirilen ve ciddi bir “nüfus değiştirme” operasyonu olarak değerlendirilebilecek bu durumun gelecekteki “meşruiyeti”, Kıbrıs’ın seçimiyle doğrudan ilişkilendirilebilecek nitelikte temel bir sorun olarak ortaya çıkıyor.
Türkiye-KKTC ve dünya…
Hoşumuza gitsin ya da gitmesin, adına ister “devlet” diyelim ister demeyelim, Adanın kuzeyindeki “oluşum” Mevcut durumda, uluslar arası hukuk açısından bir sıkıntı üretmektedir. Bizim KKTC olarak adını koyduğumuz ve “devlet” olarak “tanıdığımızı” ifade ettiğimiz bu yapı, BM Güvenlik Konseyi’nin kararı ile “yasadışı bir oluşum” olarak kabul edilmektedir. Hiç kimsenin hem BM üyeliğini sürdürüp hem de “BM kararı beni bağlamaz” deme lüksünün bulunmadığı bir dünyada bu “mevcut durum” uluslar arası hukuka uygun biçimde düzeltilmediği sürece gerek Türkiye’nin, gerek KKTC’nin elini kolunu bağlıyor.
BM Güvenlik Konseyi, “KKTC’yi” ayrılıkçı bir oluşum olarak kabul ediyor ve bu oluşuma meşruiyet kazandıracak, tanınmasına yol açacak her türlü girişimi üyelerine men ediyor. Doğrudur yanlıştır, adildir adaletsizdir bu ayrı bir konudur. Gerçek şudur ki, BM Güvenlik Konseyi kararı halen yürürlüktedir ve Türkiye, BM GKK üyeliği sıfatını taşıdığı bu dönemde bile bu kararı değiştirememiştir.
Yine hoşumuza gitsin veya gitmesin, uluslar arası hukuk açısından bizim KKTC olarak adlandırdığımız Adanın Kuzeyi, “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kontrolü dışındaki bölge” olarak tanımlanmakta ve böyle işlem görmektedir. “Tanınmış ve yasal Kıbrıs Cumhuriyeti” nin (Kıbrıs Rum Yönetimi) uluslar arası alandaki temel argümanına göre ise adanın kuzeyinde Türkiye’nin “işgal yönetimi” tesis edilmiştir.
Garantörlük haklarına dayalı olarak 1974 yılında gerçekleştirdiği müdahale ve sonrasında adanın kuzeyinde oluşturulan yönetim, Türkiye’nin yaklaşık 40 yıldan bu yana bütün çabalarına rağmen “işgalci” görüntüsünün sürdüğü gerçeğini ne yazık ki değiştirmiyor. İşin tuhafı, Rum yönetiminin “anlaşılabilir” işgal tezi, Türkiye’deki milliyetçi-militer kesimler tarafından da destekleniyor. Türk milliyetçiliği, Kıbrıs’ı Türkiye’nin stratejik hükümranlık alanının parçası olarak görüyor ve “kanla alınan” adanın “verilemeyeceği” tezini işliyor…
BM GKK kararına rağmen “açıkça tanınması” mümkün olmayan KKTC, Türkiye tarafından askeri darbe döneminde oluşturulan ve hiçbir hukuki geçerlilik taşımayan Danışma Meclisi’nin çıkardığı bir kararla, en azından iç kamuoyuna karşı “tanınmış” görüntüsü verilmesine yol açıyor. Türkiye’de her nedense hiçbir zaman açıkça tartışılmayan bu konu, Türkiye-KKTC- BM ilişkilerinde tanımsız/gri bir görünüme yol açıyor.
BM GKK kararları ortada duruyorken, BM üyesi Türkiye’nin KKTC’yi “resmen” tanıyıp tanıyamayacağı meselesiyle Türkiye kamuoyu hiçbir zaman ilgilenmedi.
Türkiye kamuoyu, “KKTC’yi resmen tanıyan tek ülke” olmakla övünülürken, Türkiye’de gerçekleştirilen hiçbir uluslar arası organizasyona KKTC’nin “resmi sıfatla” neden katılamadığını, basit bir sportif organizasyonda bile Kıbrıslı Türk sporcuların KKTC bayrağını neden taşıyamadıklarını, herhangi bir Türk takımının neden herhangi bir KKTC takımı ile müsabaka yapamadığını, Kıbrıslı Türklerin herhangi bir ülkeye gidebilmek için neden Türkiye üzerinden uçmak ve mutlaka bir TC havalimanına iniş yapmak zorunda kaldıklarını, “resmen tanınmış” bir devletin üst düzey yöneticilerinin Türkiye’ye gidiş gelişlerinde neden “alt düzey bürokratlar” tarafından karşılandıklarını, “resmen tanınmış” bir ülkeye TC vatandaşlarının nasıl olup da pasaportla değil de kimlikleriyle girip çıkabildiklerini, KKTC’nin uluslar arası posta kodunun ve telefon hatlarının neden Türkiye koduyla anıldığının ve daha pek çok sorunun yanıtı üzerinde kafa yorma gereği duymuyor.
Bunlar sadece KKTC’nin “resmen tanınmasıyla” ilgili değil, aynı zamanda KKTC-Türkiye ilişkilerinin girift pozisyonuyla da ilgili, üzerinde derinlemesine düşünülmesi gereken soru ve sorunlardır.
“Bütün bu karmaşık ilişkiler yumağı, KKTC’nin geleceğini yakından ilgilendiren bir seçimi, aynı zamanda Türkiye’nin de seçimi haline getiriyor” derken, bu yazının özellikle ele almaya çalışacağı “Türkiyeli nüfus” sorunu hem Türkiye hem KKTC hem de uluslar arası kamuoyu açısından daha da özel bir anlam ve değer kazanıyor.
Tuhaf biçimde, iç kamuoyunda Kıbrıs’ı “kanla alınmış” ve “Türkiye açısından stratejik öneme haiz” bir alan olarak görmemize rağmen, uluslar arası alanda “İşgalci” olarak anılmak hoşumuza gitmiyor. Oysa uluslar arası kamuoyu, Türkiye’yi “işgalci” olarak görüyor. Üstüne üstlük, ”Türkiye’den giden bu nüfus, Türkiye’yi sıradan “işgalciliğin ötesinde” aynı zamanda “demografi değişikliği yapan” bir işgalci statüsüne taşıyor.
Adadaki TC nüfusu da Çözümden yana olmalıdır!
Kaderin garip bir cilvesi olarak, Kıbrıs’ta kalıcı ve adil bir Çözüm, Türkiye’nin adaya naklettiği büyük nüfusun “kalıcılaşması” adına da büyük değer taşıyor. Türkiye kamuoyu ve Türkiye’den adaya giderek yerleşenler; eğer bu nüfusun, uluslar arası hukuka uygun biçimde adada “kalıcılaşmasını” istiyorsa da Çözümün gerçekleşmesinden başka bir seçeneği savunamaz durumdadır.
Bu insanların yasal ve meşru bir statü kazanmalarının yolu ancak ve ancak bir anlaşmadan geçiyor. Nitekim Annan Planı, Adaya göç eden TC kökenli nüfusun 50 binlik bölümünü yasal ve meşru statüye kavuşturuyordu. Evlilik ve doğum yoluyla “Kıbrıslı” kimliği kazananlarla birlikte bu sayının 100 bine ulaşacağı kabul ediliyordu.
Kıbrıs sorununu çözecek bir anlaşma, Türkiye’yi hem uluslar arası hukuka göre “suç sayılan” bir durumdan (nüfus değiştirme) kurtaracak, hem de yaklaşık 100 bin TC kökenli yurttaşın yasal ve meşru olarak Kıbrıs’ta kalıcılaşmasını mümkün kılacak. Aksi takdirde bu problem Türkiye açısından katlanarak büyümeye devam edecek. Dolayısıyla, Türkiye’nin şu veya bu sebeple adaya yerleşen yurttaşlarının geleceğini yakından ilgilendiren bir seçime kayıtsız kalması beklenemez.
TC Kökenliler Sağın Oy Deposu Olabilir mi?
İlginç biçimde adadaki TC kökenliler yakın zamana kadar KKTC sağının dikkat merkezinde yer aldı. KKTC sağı, Türkiye ile kurdukları “derin milliyetçi bağdan” hareketle, adaya yerleştirilen Türkiye kökenlileri bağırlarına basmakta tereddüt etmedi. Adanın hızla değişen demografisi, bir yandan Türkiye açısından “kuzeyi yönetilebilir” kılarken, Kıbrıs sağı açısından da kabul edilebilir, hatta düpedüz arzulanan bir siyasal iklimin hazırlayıcısı sayıldı.
Türkiye’nin “çözümsüzlük en iyi çözümdür” politikasının uzantısı olarak, TC kökenliler “Türkiye’nin işaret ettiği sağ partilerin” oy rezervi olarak değerlendirildi.
Kıbrıs sağı, adanın kuzeyinde kurulan yeni düzende o dönemin Türkiye’sinin askeri ve devlet gücünü arkasına alarak her türlü denetimden uzak bir iktidar alanı yaratmayı başardılar.
Türkiye kamuoyu, 1974’ten itibaren iç içe yaşadığı “Kıbrıs sorununun” adanın kuzeyinde nasıl bir oluşuma yol açtığı boyutuyla hiçbir zaman ilgilenmedi. Oysa adanın kuzeyinde oluşturulan iktidar alanı, Türkiye’nin kasasından finanse edildi ve yine Türkiye’nin askeri gücü kullanılarak ayakta tutuldu.
Bir yandan “işgalci olarak anılmaktan hoşlanmayan” ama bir yandan da Kıbrıs’ı Türkiye’nin “doğal parçası” kabul etmekte beis görmeyen Türkiye kamuoyu, Türkiye-KKTC ilişkilerinin hem Türkiye hem de Kıbrıslı Türkler açısından doğurduğu ekonomik, sosyal ve siyasal sonuçlarla da ilgilenmedi.
Ne KKTC’nin güvenliğini sağlamak üzere ağır silahlarla konuşlandırılan 50 bin askerin ekonomik maliyetinin Türkiye’nin sırtına bindirdiği ekonomik yük, ne de KKTC’nin alt yapısının güçlendirilmesi gerekçesiyle adaya her yıl gönderilen milyarlarca lira sorun edilmedi. Türkiye’den gönderilen paranın Kıbrıs’ta kimler tarafından, hangi amaçla “değerlendirildiği” meselesine de asla kafa yorulmadı.
Bütün bunların ötesinde, yapılan “yardımlara” Kıbrıslı Türklerin “medyun-u şükran” olması beklendi. Öyle ya, “ata toprağındaki soydaşların” can ve mal güvenliği “anavatanın” koruyuculuğunda sağlanmış, “istedikleri her şey” anavatanın cömert kesesinden sağlanıvermekteydi. Bu “cömertliğin” karşısında, Kıbrıslı Türklerden beklenen “bağlılık ve biat” çok da büyük bir bedel sayılmamalıydı…
Oysa Türkiye’nin “cömertliğini” Kıbrıslı Türklere karşı değil ama adaya yerleştirilen nüfusun giderek artan ihtiyaçlarının karşılanma “zorunluluğuna” bağlamak hiç te haksız bir saptama olmaz…
Gerçekten de KKTC’nin şu an 280 binlerde olan nüfusunun sadece 80 bininin Kıbrıslı Türk, geri kalanın Türkiye’den giden nüfus olduğu göz önüne alınırsa, bu nüfusun artan gereksinimlerini karşılayacak altyapı yatırımlarının yapılması bir “cömertlik” değil, olsa olsa “nüfus değiştirme operasyonunun bedeli” olarak kabul edilmelidir. Orijinal nüfusun neredeyse 3 katına yakın bir nüfusu “taşımanın” bedeli sayılmalıdır bu… Zira taşıdığınız nüfusun küçücük bir ada parçasında yol açtığı “talebin”, adanın bu küçük parçacığının kısıtlı kaynaklarıyla karşılanamayacağı açıktır. “Taşınan” 150-200 binlik nüfus barınmak isteyecek, okul, yol, hastane isteyecektir… Hadi bu nüfusun önemli bir kısmına “ganimet” malları dağıtarak paliyatif çözümlerle zaman kazandınız diyelim… Ama 74’ten bu yana 3-4 katına çıkan okul, yol, hastane gibi temel altyapı yatırım ihtiyaçlarını karşılamak bu noktada artık gerçekten cömertlik sayılmamalıdır…
TC Kökenli Nüfus da “Kurban”dır!
1974 ten itibaren adaya göç eden TC kökenliler, oldukça zayıf sosyo-kültürel/ sosyo-ekonomik profilleri nedeniyle genellikle ya kırsal kesime yerleştirildiler ya da adada muteber sayılmayan işlerin yürütücüsü oldular.
Yasal bir statüye de sahip olmadıklarından, genellikle olumsuz, sağlıksız çalışma koşullarında, her türlü sosyal güvenceden ve gelecek beklentisinden uzak bir yaşam sürdüler. Çoğunluğunu vasıfsız iş gücünün oluşturduğu bu nüfusun çalışma ve yaşam koşulları ne Türkiye’nin ne de KKTC’yi yöneten sağ siyasetin problemi olmadı.
Gerek Türkiye, gerekse de ülkeyi yöneten sağ siyaset, adaya göç eden TC kökenlilerin hayati problemlerine ilişkin çözümler üretmedi. Geldikleri yörenin kültürel geleneğini koruyarak “tutunmaya” çalışan, ama bir yandan da adaya entegre olma mücadelesi veren bu nüfus, kapsamlı bir sosyal adaptasyon kazandırılmadığı için zaman içerisinde yoğun ve trajik bir “ötekileştirme” hissi edindi.
74’ten bu yana, adaya göç edenler ile adanın yerel nüfusu arasındaki kopuşma büyüdü. Bu kopuşmanın siyasi tezahürü, TC kökenlilerin güçlü biçimde “Türkiye’nin adadaki “kalıcı” varlığına dayalı” söylemler üreten sağ siyasetin oy deposuna dönüşmesi olarak keskinleşti… Adanın kuzeyinde, TC kökenliler ile Kıbrıslı Türkler arasında hissedilir bir iletişimsizlik, güvensizlik ve hatta zaman zaman çatışma psikolojisi de kalıcılaşmış oldu.
Geleneksel olarak, “göçmen kültürü” karşısında “yerli kültürün” korunması biçimindeki “milliyetçi” tutum, sağ siyaset kulvarına özgü kabul edilse de, Adanın kuzeyinde sağ, TC kökenlileri “göçmen” olarak kabul etmediği ve dolayısıyla derinlikli bir “göçmen politikasına” sahip olmadığı için durumu “adanın Türkleştirilmesi” sürecinin “olumlu bir yansıması” olarak değerlendirdi.
Bu arada hemen vurgulamak gerekir ki, zaman içerisinde Kıbrıs sağı da evrimleşerek, ayrıştı. Denktaş-Eroğlu siyasetinin ayrışması, Kıbrıs sağında farklı partilerin ortaya çıkmasına ve zaman içerisinde Türkiye ve TC Kökenlilere karşı Kıbrıs sağının duruşunda da nüanslar oluşmasına neden oldu. Bugün Kıbrıs sağı içerisinde “KKTC nin tanınması” ve “Devlet” kavramına yüklenen anlamların aynılığı ileri sürülemez. Kıbrıs sağı, KKTC’nin “devlet vasfını” da farklı okur hale geldi… Bunun ayrıntılı analizini bir başka yazıda ele almaya çalışacağız.
Buna karşılık Kıbrıs solu, “işgalin kalıcılaştırılmasına dönük bir nüfus değiştirme eylemi” karşısında tepkisel bir tutum aldı. Kıbrıs Solu, Avrupa’daki örneklerinin aksine, kapsamlı ve derinlikli bir “göçmen politikası” oluşturmak yerine TC kökenlileri “yok sayan” ve “ötekileştirilmelerine” göz yuman bir tepki geliştirdi.
Oysa Türkiye’nin ve varoluşunu Türkiye’nin askeri ve ekonomik desteğine dayandıran Kıbrıs sağının aksine, Kıbrıs solu açısından TC kökenliler “ötekileştirilmesi” değil, aksine “kucaklanması” ve adanın kuzeyinde yürütülen demokrasi, sosyal adalet ve kalıcı barış mücadelesine mutlaka ve mutlaka eklemlendirilmesi gereken çok büyük bir potansiyeldi.
“Looser” durumundaki TC kökenlilerin kendi kimliklerini koruyarak adaya adaptasyonlarının sağlanması sorununa en sağlıklı çözümü Kıbrıs Solundan başka bir unsurun üretebilmesi mümkün değildi. İki kesim arasında asıl kurulmaması tuhaf olan empati, eğer Kıbrıs Solu tarafından doğru yönetilebilseydi, bugün adanın kuzeyinde sağın esamisinin okunması da söz konusu olmazdı…
Cumhurbaşkanlığı Seçimleri: İki duruş, İki siyaset…
Şimdi 18 Nisan’da KKTC’de Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılacak.
Adaylığını açıklayan iki lider, Talat ve Eroğlu’nun siyasi duruşları, gerek Kıbrıslı Türklerin, gerek TC kökenlilerin ve gerek Türkiye’nin geleceği açısından büyük önem taşıyor.
Derviş Eroğlu, iddianın aksine Kıbrıs Sağını temsil etmiyor. Eroğlu, KKTC’nin “devlet vasfı” ve Türkiye ile ilişkiler konusunda oldukça gri ve tanımsız bir politik söylem geliştiriyor. “Anavatana bağlılık” konsepti, Eroğlu’nun samimi biçimde KKTC’nin uluslar ailesinin eşit haklı bir üyesi statüsünü kazanmasını değil, Türkiye’nin kontrolünde bir “özerk alan” ve fakat kesinlikle “tam bağımsız, tanınmış ve kendi ayakları üzerinde durabilme yetisine sahip olmayan” bir “oluşum” olarak kalmasını içeriyor. Bu yaklaşım, özellikle de Türkiye kamuoyunda “bağımsız KKTC” argümanına üzerinde pek de düşünmeden sımsıkı sarılanların, Eroğlu’nun KKTC’nin devlet olarak varlığı konusunda samimiyeti üzerinde düşünmelerine yol açmalıdır. Eroğlu’nun “KKTC’si”, Türk dünyasının diğer bağımsız devletleriyle benzeşen bir “devlet” olgusu değil, 74 ten bu yana sürdürülen durumun kalıcılaştırılmasından başka bir olgu değildir…
Türkiye kamuoyu, Eroğlu’nun olası Cumhurbaşkanlığında bir yandan adada 50 bin askeri barındırıp finanse etmek zorunda kalacağını, bir yandan adaya gönderilen 150 bin yurttaşını olumsuz ve belirsiz koşullarda yaşamaya mahkum edeceğini, bir yandan artan ada nüfusunun artan gereksinimlerini her yıl biraz daha yüksek maliyetle finanse edeceğini ve bütün bunların yanında uluslar arası arenada “Kıbrıs sorunu” ile boğuşmak zorunda kalacağını göz önünde tutmak zorundadır.
Bağımsız aday olarak seçimlere katılan Cumhurbaşkanı Talat ise iddianın aksine tek başına Kıbrıs solunu temsil etmiyor. Talat, birinci dönem Cumhurbaşkanlığı süresince, Kıbrıs solunun “dar” siyasetinin ötesine geçerek, şaşırtıcı biçimde sağdan sola toplumun tüm kesimlerinin ortak sıkıntılarını tek bir nihai sonuca; “Çözüm” konseptine bağlamayı başardı. “Şaşırtıcı” olan, farklı toplumsal kesimlerin farklılaştığı varsayılan taleplerinin ortak adresinin “Çözüm” olduğu gerçeğinin Talat tarafından “anlamakla kalınmayan” ve topluma da “kabul ettirilebilen” sağlam, derinlikli ve yaratıcı bir analizle bu denli yumuşak bir evrilmeyle gerçekleştirilmiş olmasıdır.
“KKTC kurulurken ağladığını” söyleyebilen Talat, temsil ettiği toplumun ve onun kurumlarının hak ve hukukunu uluslar arası arenada, ne Denktaş döneminde ne de Eroğlu’nda benzeri görülmemiş bir beceriyle savunmayı başarmıştır.
Talat, KKTC’nin kuruluşunun gerek Türkiye’nin gerek Kıbrıslı Türklerin hayatlarına getireceği zorlukların ve açmazların bilinciyle reaksiyon göstermiş ve “ayrılıkçı ve hukuk dışı” bir Devlet oldu bittisi karşısında, uluslar arası hukukun da kabul ettiği Federe Devletin yanında yer almıştı. Bu, Denktaş tarafından kurulan, kuruluş bildirgesinde “Birleşik Kıbrıs’ın yeniden kurulmasını hızlandıracak bir yöntem olarak benimsendiği” vurgulanan Kıbrıs Türk Federe Devleti’dir.
Türkiye kamuoyu tarafından Talat’ın siyasi duruşu doğru algılanmalı ve değerlendirilmelidir. Uluslar arası arenada Türk tarafının elini zora sokmayacak bir “siyasi söylem” ve bunun yanında Kıbrıs Türk toplumunun oluşturduğu tüm kurumların “uluslar arası hukuk nezdinde kabul görmesine yönelik” stratejiye dayalı kararlı bir mücadeledir Talat’ın izlediği siyaset.
Bu bıçak sırtı yolda, Talat bir yandan “çözümsüzlük çözüm değildir” söylemiyle Rum tarafını masada tutmaya ve müzakere yoluyla “çözüm ya da ayrılık” kararının “tek başına değil, birlikte” verilmesinin zeminini korumaya çalışmaktadır. Açıktır ki, Rum yönetimi “ayrılık kararını tek başına veren bir Kıbrıs Türk Toplumunu” tercih etmekte ve “ayrılığın” tüm sorumluluğunu Türk tarafına ihale etmeye çalışmaktadır. Talat, “çözüm siyasetini” en kritik dönemlerde bile kararlılıkla sürdürürken, “küçücük bir adanın bölünmesinin iki tarafın da çıkarına olmadığını” sabırla anlatmaya ve bir yandan da “eğer ayrılınacaksa bile istemediğimiz bu ayrılığın sonuçlarını tek başına Kıbrıslı Türkler üstlenmemelidir” gerçeğini ısrarla kabul ettirmeye çalışmaktadır.
2004 yılında gerçekleştirilen ve Rum tarafının reddettiği BM çözüm planına başından beri karşı olanlar bile bugün bu plana Kıbrıslı Türklerin EVET demesinin yarattığı olumlu havayı kabul etmektedirler. Benzer biçimde Eroğlu ve partisi tarafından “ihanet” olarak değerlendirilen, kuzeydeki Rum malları için oluşturulan Mal Tazmin Komisyonu’nun bugün AİHM tarafından “iç hukuk yolu” olarak kabul edilmesinin önemi de ortadadır. KKTC’nin kuruluşunda ağlamakla suçlanan Talat, bugüne kadar hiç kimsenin yapamadığını gerçekleştirmiş ve “tanınmayan KKTC’nin” iç hukuk yolunu uluslar arası alanda kabul ettirmeyi başarmıştır.
Türkiye kamuoyu, KKTC’nin Cumhurbaşkanlığı seçimini okurken, birbirleriyle mücadele eden iki duruş ve iki siyaset arasında bir seçim yaparken tüm bu gerçekleri dikkate almalı, “müdahil” olarak değil fakat kendi duruşunu tesbit ederken bu argümanları da değerlendirmelidir… Daha da önemlisi, Kıbrıs Türk toplumu her kimi seçerse seçsin, bu denli girift ilişkiler içerisinde olduğumuz bir coğrafya ve toplumu Türkiye artık daha ciddi bir duyarlılıkla gündemine almalıdır.
- Sinan Dirlik's blog
- 277 okunma
- Yaziyi paylaş



Uzun yazı azmak kolay da uzun yazıları okumak zor. Konuya hem içinde hem de hakim olunca yazacak çok şey olması da doğal. Benim görebildiğim her iki adayın da yeterli bir şey becerebilecek gibi görünmediği.
.
Bir şey de ben ekliyeyim:
Güneyin AB'ye girişi öncesinde yapılan oylamada Türk tarafı, bulunduğu pozisyonunu iyi koruyamadı. Eğer o aşamada 'tanınma' meselesi sıkı bir şekilde ABD'de (yada en azından siyaseten yakın görülen ülkelerde) zorlansaydı... Belki tanınırlık bağlamında kazanımlar olurdu.
.
Son AİHM kararı KKTC kurumlarına yönlendirdi, "bu bir dolaylı tanınmadır" diyorlar... Ama benzer durumlar önceden de olmuş, pek bir artısından (bugün) söz edemiyoruz.
.
Murat SEVGİ
Yeni yorum gönder