BIRAK USTA KUŞLAR UÇMAYA DEVAM ETSİN
Hava serindi! rüzgar esir alıyordu insanı. Tabiat gece bile rahat vermiyordu. Bu durum da kapıyı pencereyi kapatmak gerekiyordu. Bizde öyle yaptık. Ama, bir sorun çıkıyordu karşımıza. Kuşlar ya pamuk tarlasın da otlara gömülüyor, ya da söğüt ağaçlarına kaçıyorlardı. Her zaman barış içinde orada yaşamayı başarabiliyorlardı. Ama, insanlarla barışı sağlayamıyorlardı. Özelliklede av hayvanları!.
Kendimce önlem almaya karar verdim. Bir akşam vakti bir av bayisine uğradım. Tüfeğimi ve üzerimde bulunan diğer saçma barut gibi malzemelerimi onlara teslim ettim. “Ben bu işi yapmıyorum” dedim. O hafta ava gitmedim güya.
Oysa, kaderin ağları ördüğünü bilmiyordum. Bir gazete bayisine girip gazetemi aldığımda öğrendim kaderin bağlarını. Kemal hocanın köşesini okuyamadım bile. Bıldırcın resimleri siyah beyaz zeminde basılmış yanına üç beş de yumurta serpiştirilmiş!.. Yazılar ise, kocaman puntalar halinde siyah zemin üzerine beyaz yazılmış.
Geri döndüm av bayisine. “MAK karalarını bildiren kitapçık var mı? diye sordum. Çıkardı bana bir kitapçık verdi. Sayfayı açtım okumak istedim ama okuyamadım!. Yakın gözlüğümü taktım yine okuyamadım!. Mecburen bol ışıklı bir yer buldum kendime. İlk baktığım sayfa birinci gurup av hayvanlarından, Bıldırcın,Kaya güvercini,Tahtalı ,Üveyik, Kıkırlık ve Bağırtlak vb av kuşları yirmi altı şubata kadar avlanılabilir yazıyordu. MAK kararları bu. Avlanma sürelerine, avlanma limitlerine sonra da koruma altına alınan türlere baktım. Birinci gurup av hayvanlarını belirleyen karar Ağustos ayının ilk on gününde açılıyor şubat sonlarına doğru bitiyordu.
Sonra döndüm Kemal hocanın köşesine bıldırcın konusunda ilginç söylemler ve itiraflar vardı. Çevre il ve ilçe avcı derneklerinin başkanlarından!. Eeee ne diyeceksin, Kemal hoca diyeceğini demişti köşesinde. Ya bu işi idare edenler masa başında karar alanlar!..
Ömer İltem’in dudaklarından dökülen kelimeler Kemal hocanın köşesinde zehir zemberek, böyle acımasız karar alanlara ver yansın söyleniyordu. Avcılar Dernek başkanları, bu kuşları avlayanların insanlığından şüphe etmeli” diyordu.
“Yavrulama ve kuluçka döneminde avlanan bıldırcınların neslinin tükendiğini köşe yazısın da ‘ekliyor’, bizde böyle avcılar da var diyor; Tabi ki bu güne kadar yetkili kurumların kayda değer bir yaptırımını görmedikçe” diye ha bire söyleniyordu.
Av yasağını uygulayan beyler! Bu işi Ankara’da masa başında alıyorlar, aldıkları kararla bıldırcınların nesli tükenecekmiş onlar buna aldırış bile etmiyordu.
M. cihan yazar ise daha çarpıcı bir olay anlatıyordu. Ankara’da karar alanların ne kadar hata yaptıklarını belirtiyordu. Bir başka ilden yetmiş yaşlarında bir avcı Ağustos ayının ilk haftasında ava gittiğini bir bıldırcın vurduğunu ve hayvanın içinden 21 adet yumurta çıktığını ifade ediyordu. İşte avcılık bu!.. Böyle sürüp gidiyor...
Bu göç kuşlarına yaşama izni verilmeliydi!. Eylül ortalarında yavrularıyla birlikte uçacaklardı onlar!. Bırakın da kuşlar uçmaya devam etsin usta!. Yaban hayatının en büyük hatalarını işlediğimizin farkına varalım usta!.. Usta be, sende yılların tecrübesi var bu hatanın affı olmaz!. Bunu ne tanrı, nede doğa affedecek hesabını sorarlar senden usta. Feryatlar böyle yükseliyordu.
Bu kuşların göç hayvanı olması bıldırcın ve üveyiğin sorumsuzca katledilmesi gerekmiyordu. Bu tür konulardan MAK ‘ın haberi olması ve tedbirini almasını istiyorduk gerçek avcılar olarak. Bir gurup gerçek avcıların ilkeli davranışları kutlanırken, eli tüfekli avcıların eylül ayını beklemelerini istiyorlardı.
Yazanlar yazıyordu bıldırcınları küçücük (A) dört kağıtlarına. Kağıt üzerinde yazmak, karar almak kolaycı yoldan seçim masa başındaydı. En sevdiğin eylem buysa!..
İnsanlar yazıyla buldular medeniyeti!. Ama, avcılar olarak biz hala bulamadık ve benimseyemiyoruz da. Av bitti artık. Avla ilgili öğrenebileceğim her şeyi öğrendim. Şimdi sıra öykülerde. Avcılık öldürmenin dışa vurmasıydı belki. Cennet kasabaların avlaklarında eli tüfekli şeriflerin dediği gibi,”Öyküne beni de yaz!” Mesela yaban hayatını katleden kovboyları, mağandaları!. Şimdi ya da sonra. Yazıyorsun beyaz kağıda çeşitli paragraflar açıyorsun. Boşluklara av da öldürdüğüm hayvanın resimlerini yerleştir diyorsun! . Attıkça atıyor, biraz da aşağı çekiyor, saçmalar kül olup üzerine yağıyor. Avladıklarını abarttıkça. Abartıların küllerinde soluklanmadan sırıtıyorsun sayfalara. Sonra, ya gazetelerde ya da dergilerde karşına çıkıyor kasılarak böbürleniyorsun. Kime böbürleniyorsun usta?.. Hani halk arasında güzel bir söz vardır. “Gelir gidersin dostumsun. Gelmezsin, gitmezsin sen kimsin?”. Avcıların ayni ortak kökte birleşen ortak şarkısı avcılığın özünde kültüründe (Rasgele) avcının yüz akının değerleridir bu usta! atma öyle boş yere!..
ATMAAAA
Söz avdan açılmışken,konuşma fırsatı bulan mangal da kül bırakmıyordu.
Diğeri bende geri kalacak değilim ya söz bende demiş.
”Bir Pazar günüydü ava çıkmıştım az gittim, biraz daha gittim yasladım sırtımı koca dağlara, baktım önümde üç keklik, beş tavşan, beşte çakal.
Kekliğin yirmi dokuzunu irisinden, tavşanın dördünü derisinden, çakalın da beşini gerisinden leşlerini yere seriverdim”.
Avcı dediğin benim gibi olmalı !”dedi avcı.
Herkes bastı kahkahayı, bende beraber güldüm...
Yalnız aralarından birisi,”atma be birader bu kadar”dedi.
Ona gücendim.
Kıssadan hisse
Ne kadar daha sırtımızı o koca dağlara yaslayacağız bakalım!. Göreceğiz.
Sahip çıkmazsanız Çakalın gerisini değil, dışkısını bile göremeyeceksiniz. Hiç boş yere atmayın. Ona gücenmeyin.
- yaban's blog
- 385 okunma
- Yaziyi paylaş



Yeni yorum gönder